|
|
|
|
|
|
Türkiye'de Kadın Kıyafetinde Modernleşme Süreci ve Medyanın Etkisi
Moda, Reklam, Medya Üçgeni
Ufuk Özdemir
Giriş
Türkiye'de kadın kıyafetinde "modernleşme süreci" ve medyanın buna etkisini incelemek aslında, pek çok başka faktörün de yer almasını gerektiren bir çalışmayla mümkün görünmektedir.
İncelenen konuyu sadece kadın kıyafetlerindeki değişim ve medyayla sınırlamak pek çok hususun eksik kalması anlamını taşır. Konunun sosyolojik, tarihsel boyutunun yanında, sosyo-psikolojik, siyasi ve teolojik yönleri de incelenmeye muhtaçtır. Modernleşme, cinsellik, reklam, moda, feminizm, kadın hakları ve iktidar kavramları kadın kıyafeti bağlamında başlı başına incelenmeye değer konulardır.
Bu çalışmanın sınırlı makale boyutu içinde, konunun medyayla bağlantılı yönü incelenmeye çalışılmış, bu arada tarihsel sürece de Türkiye bağlamında genel olarak değinilmiştir. YUkaridaki başlıkta kastedileni; kadın kıyafetinde ve kadının toplumsal hayatın her alanında daha çok yer alması yönündeki modernizm eğiliminin günümüzde geldiği nokta ve bunda medyanın etkisi olarak ifadelendirebiliriz.
Modernizmi bir ideoloji ya da tarihi süreç içinde bir vakıa olarak gören çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Kavramın bir tanımını yapmak kolay olmamakla birlikte, modernizmin en önemli parametresinin Rönesans ve Aydınlanma sonrası Avrupa'da başlayan ve Fransız Devrimiyle siyasal alana da yansıyan, dinin etkisinin başta kamusal alan olmak üzere her alanda en aza indirilerek, sonuçta tamamen ortadan kaldırılması ve hayatın her alanındaki sekülerleşme/dünyevileşme eğilimi olduğu söylenebilir. Bu makalede de bu boyutuyla kullanılmıştır.
Meselenin sosyolojik boyutuna bakıldığında kıyafet sorununun dini yönünün yanında, tarihin her döneminde sınıfsal yönünün de daima var olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda kıyafet ait olunan sınıfın bir statü göstergesi olarak önemini tarihin her döneminde muhafaza etmiştir. Toplumlarda üst sınıf, alt sınıftan daima farklı kıyafet ve sembollerle kendini ifade etmiş, zaman geçtikçe bir dönem üst sınıfa has kıyafetler bir dönem sonra alt sınıfların kıyafeti haline gelebilmiştir. Ortaçağda tenin bronzlaşması güneş altında çalışan köylülerden dolayı alt sınıfa has bir simge olarak görülürdü. Avrupa'da soylular yüzlerini pudralarla beyazlatarak farklılıklarını ortaya koymaya çalışırlardı. Modern dünyada, tenin beyazlığı alt sınıfa mensup olmanın göstergesi haline gelmiş ve bu nedenle insanlar plajlara gidemediklerinde solaryumlarda bronzlaşmak için çabalamışlardır.
İslam dünyasında, kadınlar tarafından, cariyelere, yani kadın kölelere has olan açıklığa karşı, kapanma dini gerekçelerin yanında, aynı zamanda hür olmanın bir göstergesi olarak görülmüştür. Hatta çarşafın yaygınlaşmasının, kadınların cariyelerden farkını ortaya koymanın bir göstergesi olarak ortaya çıktığı iddia edilmiştir. Modern dönemde ise tam tersi, tarih içinde kölelere ve cariyelere has açık kıyafetler, modernliğin ve çağdaşlığın simgesi haline getirilmiştir. Bu zayıf olanın güçlü olanı taklit etmesi olarak da ifade edilebilir. Mesela, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu 17. asırda sarık, Fransız sosyetesinde türban olarak moda olurken, 19. asırdan sonra durum tam tersine dönerek Batı kıyafetleri Osmanlıda moda haline gelmiştir.
20. yüzyılın başına kadar kadınların kıyafetinde eğilim hangi inançtan olursa olsun kapanma, yani tesettür yönünde olmuştur. Kadın kıyafetlerindeki açılma eğilimi, dinin kamusal alanda etkisini yitirmeye başladığı, gelişen teknolojinin de etkisiyle gazete, televizyon ve sinema gibi kitle iletişim araçlarının etkinliğinin daha çok arttığı 20. yüzyıla has bir olgudur; kitle iletişim araçlarının teşviki ve yönlendirmesiyle, yavaş ancak geri dönülemez bir biçimde gerçekleşmiştir. Plaj kıyafetlerinin dünyadaki evrimi incelendiğinde bu çok net olarak görülmektedir.
1. Medyanın Modernleşme Sürecine Etkisi
Kitle iletişim araçlarını öncüsü olan gazetenin 17. yüzyılda ortaya çıkışından itibaren toplumsal değişimi hızlandırmada çok etkili olduğu görülmektedir. Ancak, medya asıl gücüne gelişen teknolojinin de etkisiyle daha çok 20. yüzyılda ulaşmıştır. Kitle iletişim araçları kapitalizmin gelişimine paralel bir gelişme göstermiş ve ilk gazete Batı Avrupa'da gelişen ticari ilişkilerin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ticaretin gelişmesi, habere olan ihtiyacı artırmış, bu da zamanla basının etkili bir güç haline gelmesine sebep olmuştur.
Reklam, moda ve tüketim kültürü bağlamında düşünüldüğünde medyanın bizatihi kendisi hem modernleşmenin bir ürünü, hem de modernleşmeyi hızlandırıcı bir unsur olduğu görülmektedir. Kitle iletişim araçlarının toplumları etkilemedeki, hayat tarzı ve kültürel yapıyı değiştirmedeki gücü muazzamdır. Bu açıdan kadın kıyafetindeki modernleşmeye etkisi göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir.
1.1. Medyanın Etkileme Gücü
19. asrın ikinci yarısında, telgrafın icadıyla birlikte çok uzaklardaki haberleri alabilme ve gazete vasıtasıyla geniş kitlelere iletebilme imkânı, 20. asrın başında radyonun insan hayatına girmesiyle haber ve bilginin çok geniş bir alana, küresel seviyede nakledilebilmesi imkânını getirmiştir. 1950'li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başlayan televizyon ise kısa sürede radyonun pabucunun dama atılmasına sebep olmuştur. Çünkü televizyon, sesin yanına görüntüyü de ekleyerek etkiyi bir kaç kat daha arttırmıştır.
1980'lerden sonra uydu yayıncılığının gelişmesiyle, dünyanın her tarafına yayın yapabilen televizyonlar, coğrafi ve siyasal sınırları da ortadan kaldırmıştır. Bu gelişmelere asrın sonuna doğru hızla gelişen ve yaygınlaşan kişisel bilgisayar ve internet şebekelerini de katarsak küresel çapta bir iletişim çağını yaşamakta olduğumuz görülmektedir.1 Bediüzzaman'ın daha asrın başlarında kullandığı tabirle, bütün dünya artık küçük bir köy hükmüne geçmiş durumdadır.I
Toplumlar üzerindeki büyük etkisi sebebiyle, medya etkileri iletişimin önemli tartışma konularından birini teşkil etmektedir. Kitle iletişim araçları ya da kısa adıyla medyanın (medya, kitle iletişim aracının İngilizcesi olan 'mass medya'nın kısaltılmış şeklidir) toplumlar üzerindeki etkilerinin hangi süreçlerden geçerek ne şekilde gerçekleştiği ve sonuçları konusunda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır.
Medyanın etkileri incelenirken, öncelikle işlevlerine göz atmak gerekmektedir. Harold Lasswel ve Charles Wright medyanın toplum içindeki rolünü ciddi olarak değerlendiren araştırmacılardandır. Lasswell, kitlesel medyanın üç işlevini belirtir; "Çevre gözetimi, toplumun çeşitli kesimlerinin çevreyle olan tepkilerinde ilişki içinde olmaları, sosyal mirası bir kuşaktan bir kuşağa aktarmak." Bu üç işleve Wright bir dördüncü olan "eğlendirmeyi" de katar.
Çevre gözetimi medyanın ilk işlevidir, "bilgilendirir ve haber sağlar". İkinci işlev olan ilişkilendirme, çevreye ilişkin "bilgilerin seçimi ve yorumlanmasıdır". Medya genellikle "eleştiriyi içerir ve kişinin olaylara karşı nasıl tepki göstermesi gerektiğini" belirtir. Bu yüzden ilişkilendirme, medyanın editöryal ve propaganda kısmıdır. Kültür ileticisi olarak medya, "bilginin, değerlerin ve toplumsal kuralların bir kuşaktan diğerine ya da toplumun bireylerinden, topluma yeni katılanlara iletilmesi" işlevini görür. Bu yolla medya, genel deneyimin tabanını geliştirerek sosyal birlikteliği artırıcı bir hizmet görür. Ayrıca, medya okul öncesi yılların başında olduğu kadar eğitim sürecinin bitiminden sonra da kişileri "sosyalleştirme" yoluyla toplumla birleştirmeye yardım eder. Medyadaki eğlendirici, öğeler, günlük hayatın sorunlarından kurtulma ve boş zamanları doldurma işlevi görür.2
Medyanın önemli işlevlerinden biri olan kültür sunumu, kültürel ve sanatsal değerlerin korunması ve bu alanda çoğulculuğu sağlama, bu değerleri diğer toplumlara ve nesillere aktarma amacı güder. Liberal medya kuramındaki temel düşünce ise, serbest pazarda özgür bireylerin seçiminde serbest rekabetin işin içine girmesine izin verilmesi gerekliliğini öne sürer. Kültür ürünleri de bu serbest pazar mantığı içendeki yerini almalıdır. Kültürün iletilmesinin ve korunmasının en önemli araçlarından biri olan medyanın ticarileşmesi doğal olarak, kültürün de ticarileşmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Bu durum yaklaşık olarak şu sözcüklerle ifade edilebilir: "Bırakın insanlar istediklerini düşünsünler. Bırakın özgürce seçsinler. Onların sağduyularına güvenelim. Kültürel bir ürün için uygulanacak tek yaptırım pazardaki başarısı veya başarısızlığı olmalıdır."3
Bu durumda medya kültürel işlevini genellikle medya egemenlerinin çıkarları doğrultusunda, tüketim kültürünü yaygınlaştıran yozlaşmış ve dejenere yayınlardan yana yapmaktadır. Son dönemde televizyon bu dejenerasyonda en etkili medya aracı olarak görülmektedir.
Toplumun, televizyon yayınlarından etkilenmesi dolaylı ya da dolaysız yollarla olabilir: Birçok insan televizyon izlerken, ondan nasıl etkileneceğini bilemez. Televizyondan en çok etkilenen grupların başında da kadınlar gelmektedir. Çünkü, hem boş zamana sahip olmak, hem de tüketim eğilimi açısından çocuklarla birlikte kadınlar etkiye en açık grubu oluşturmaktadır.
Günümüzün çalışmayan kadınları için televizyon tek arkadaş, tek dosttur. Televizyonun gündüz yayınlarına başlaması ve kadınlara yönelik programlarının artmasıyla birlikte kadınların ilgisi ve zamanı kullanma eğilimleri büyük ölçüde televizyon yönünde değişmiştir. Kadınların, televizyon izlemeye fazlaca zaman ayırmaları ve onu yakın bir arkadaş gibi benimsemeleri nedeniyle televizyon, kadının duygu ve düşünce dünyasını düzenleyen değer yargılarını değiştiren, yaşama biçimini yeniden belirleyen etkiler yapmaktadır.4
1.2. Kültürel Hayatın Metalaşması ve Tüketim Kültürünün Yaygınlaştırılması
Ayrıca tümüyle maddi ögelerle (ürün, hizmet vb.) açıklanması mümkün olmayan kültürün, değişim değeri esasında işlem göreceği konusu önem taşımaktadır. Çok özel ve kişisel de olsa her türlü ürünün piyasa değerini tespit etmek mümkün olabilir; ancak, zevklerin, ilgilerin, duyguların, inançların, sanatın, ideolojinin vb. piyasa değerini tespit etmek mümkün değildir. Temelde maddi olmayan, maddi olmadığı için de bilimsel olarak piyasaya sürülmesi de mümkün olmayan anlamlandırma haritalarını piyasaya sunmak mümkün değildir. Oysa, modern kapitalist toplumda her şeyin ama her şeyin bir şekilde piyasa sirkülasyonundan geçtiği bilinen bir olgudur. Genel olarak kültürel üretim piyasaya dönüktür. Üretimin ilk ve asıl hedefi kârdır. Rekabet şartına bağlı olarak ürün çeşitlenir. Farklı sunum ve satış yolları bulunur. Her türlü müşteri (tüketici) ihtiyacını karşılayacak üretim alternatifleri denenir. Yapay ve zorlama ihtiyaçlar meydana getirilerek bunların tatmini için tüketim biçimleri üzerinde durulur."5
Medyanın toplumsal hayat üzerindeki olumsuz ve kültürü dejenere eden etkisi hem sağ, hem de soldaki bilim adamları tarafından inceleme konusu yapılmıştır.
Ticarî medya, kitle kültürü kuramının Ernest van den Haag, T.S. Eliot, R.P. Blackmur gibi muhafazakâr kuramcıları tarafından geleneksel kültürel otoritelere saygıyı sabote etmek, aile, din ve topluluk üzerinde odaklaşan geleneksel değerleri kemirmek, pasif tüketicilerden oluşan saf insan sürülerini manipüle etmek ve kandırmakla suçlanmıştı.
Siyasal solda da Adorna-Horkheimer'in kültür endüstrisi kuramı, bu iddianın ikinci kısmına tıpatıp uygun düşen görüşler önermekteydi. Bu kuramcılara göre, kitle iletişim endüstrisi yüksek ve alçak kültürler arasındaki ayrımı yok ederek bu türden eğilimleri güçlendirmekteydi.
Keane'e göre kültür endüstrisi, bireyleri günlük hayatın monoton sıkıcılığından kurtulmak için medyalarla özdeşleşmeye teşvik etmekle kitleleri yanıltmaktaydı. "Onların, her şeyi günü gününe izledikleri dünyada olup bitenlerden haberdar bulunduklarını, mutlu ve başarılı olduklarını düşünmelerini sağlıyordu. Herkes unutasıya eğleniyordu. Klişelerde ifade edilen tatmin baskın çıkıyor, sahte bireycilik yaygınlaşıyordu; bireylerin hiçbir konuda eleştirel düşünmeleri desteklenmiyordu. Böylece gözlerinin önündeki acıları ve adaletsizlikleri unutuyorlardı."6
Reklamcılığa bağımlı olan ve bunun içinde izlenme oranlarını artırmak için her türlü yolu meşru gören ticarî televizyonun yaygınlaşması ve yazılı basının da buna ayak uydurmasından dolayı kültürel açıdan daha yıkıcı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Evrensel kültür adı altında ulusal ve yerel kültürlerin kayboluşu ticarî medyanın gelişimiyle paralel olarak gerçekleşmektedir.
Özellikle, televizyonun her zaman isteyerek olmasa da, zaman zaman izleyicilere seçenek olarak görünebilecek yaşam biçimleri ve özlemlerin canlı imgelerini sunduğu da bir gerçektir. Bu da azınlıkta kalan görüşlerin, karşı kültür değerlerinin meşruluk kazanmasını sağlamaktadır.7 Ulusaşırı şirketler tarafından kontrol edilen küresel, tekelci medya kanalları ise daha çok pasif tüketimciliği körükleyerek, olumsuz psikolojik ve siyasal sonuçlara yol açıyorlar.8 Yani, küçük bir azınlık ellerindeki medya gücü nedeniyle belli yaşam biçimlerini ve kültür değerlerini toplumda egemen kılmaktalar.
Büyük şirketler tarafından yönetilen bu şirketlerin çıkarları ve stratejileri doğrultusunda biçimlendirilen medya kültürel dejenerasyonu körüklemektedir. Son yıllarda kamusal olarak finanse edilen kültür endüstrisinin zayıflaması ve şirketlerin bu alanda daha etkin hale gelmesi durumu daha da kötüleştirmektedir. Kültürel ürünler de medyayla beraber ticarî bir meta haline gelmektedir.
Şirketler kültürel alana iki şekilde hükmederler; İlk olarak, kültürel üretimin giderek artan bir oranında, gazeteler ve dergilerden televizyon, film, müzik ve konulu parklara dek uzanan bir dizi sektörde çıkarları bulunan büyük şirketler doğrudan sorumludur. İkincisi, üretici olarak kültürel endüstrilerle doğrudan ilgisi olmayan şirketler, reklamcı ve sponsor rolleri aracılığıyla kültürel etkinliğin yönü üzerinde kayda değer bir denetim uygulayabilmektedirler. Ticarî yayıncılığın, basının büyük bir bölümüyle birlikte, mali açıdan ayakta kalabilmesi doğrudan reklam gelirine bağlıyken, müzeler ve tiyatrolar gibi 'eserlerin sergilendiği diğer alanların' gitgide daha fazlası, 'şirket sponsorlarınca ele geçirilmekte' ve onların halkla ilişkiler kampanyalarınca kullanılmaktadır. Şirket etkinliğinin genişlemesi bir üçüncü önemli süreci pekiştirir-kültürel yaşamın metalaşması.9
Enformasyon teknikleri, kültür hizmetlerinin niteliğini tanımlayan ve üreten tekelleşmiş-tek merkezden yönlendirilen-bir kültür ve eğlence pazarının doğmasını sağlamaktadır. Bu vakıa, insanları özgün kültürel çevreleriyle bağlantılarını sağlayan ve kültürel gelişmelerin özünü teşkil eden mekanizmaların hızla yok olmasına yol açmaktadır. Bu ulusal ve yerel kültürlerin yaşama şansının her geçen gün azalması anlamına gelmektedir. Çünkü, iletişim araçlarından yararlanma, yalnızca ulusal ve uluslararası düzeyde siyasal, ekonomik ve kültürel gücü elinde bulunduranlara ait kaldığı takdirde bunların, etnik, sosyo-kültürel ve dini azınlıklara ait uygarlık değerlerini ortadan kaldırma tehlikesi bulunmaktadır.
Haberleşme araç ve imkânları son yıllarda alabildiğine artıp ticarileşmeyle birlikte, önceleri tecrit edilmiş topluluklar halinde yaşayan ya da dışarısıyla ilişkisini sadece klasik haberleşme araçlarıyla sağlayan milyonlarca insanın önüne dış dünyayı getirirken, artık adam akıllı yaygınlık kazanmış olan iki kaygıyı da doğurdu; birincisi, medyanın gelişmesi kültürel değerler için bir tehdit oluşturabilir; ikinci olarak ise, kapıların medyaların etkisine ardına dek açılması sonucu, kamuoyu kendi kültüründen uzaklaşabilir.10
1.3. Medyanın Kadın Kıyafetinin Modernleşmesine Etkisi
Medya yoğun olarak değişik alt kültürleri azaltmak ve kitle toplumunun büyümesine yardım etmekle suçlanmaktadır. Kitle iletişim araçları yüzünde insanlar daha fazla aynı şekilde konuşmakta, daha fazla benzer şekilde düşünmekte, daha fazla benzer şekilde hareket etmekte ve tepki göstermektedir. Bir görüşe göre, binlerce saatlik medya izleme, milyonlarca insan üzerinde benzer davranış biçimlerini kabullenmek durumunu oluşturmaktadır. Bu standartlaştırma eğilimi, medyanın kültürel büyümeyi engellediği suçlamasına kadar gitmektedir.11
Televizyonda yapım olayı, giderek daha ender hale gelen kaliteli eserlerle, talebin şaşırtıcı bir şekilde arttığı ucuz, sıradan eserler arasında bocalama geçirmektedir. Diziler ve arkası yarınlar, çoğunlukla katı üretim normlarının baskısı altındadır. İlgi-eder ilişkisinin, kalite-eder ilişkisinin yerini alması; belgeseller gibi bazı türlerin yok olmasına neden olmaktadır.12 Bu süreçte kalitenin yerini Keane'in deyimiyle "ticaret kurtları" alacaktır. Keane, şöyle devam eder: "Çok kanallı seçim demek, çok kanallı saçmalık demek olduğuna göre-ucuz yarışma programları, dışardan alınmış eski programların tekrarları, reklamlardan farkı olmayan içi boş eğlence programları-'daha fazla seçenek' demek, daha iyi eğlence değil, daha kötü medya demeye gelecektir. Ucuz yapımlardan geçilmeyen, tekrarlarla dolu, sonu gelmez dizilerden ve eldeki malzemenin temcit pilavı gibi ısıtılmasından oluşan bir yayıncılık".13
Kültürel hayatı etkileyen medyanın estetik zevkleri ve kıyafet biçimini etkilememesi düşünülemez. Wolton'a göre Moda ya da estetik düşünce açısından televizyon hem kimlik belirleme, hem değişim, hem de meşruluk kazandırma faktörüdür. Televizyon yaşam biçimleri, modayla ilgili değişimlerdeki artışın kendisi aracılığıyla kitlelere iletildiği bir toplum için bir anlamda 'estetik düzenleyici' gibidir.14 Medya, kadın-erkek, iyi-kötü gibi kavramları yeniden tarif ederek, üretip topluma sunar; 'modern' insanlar olarak ne giymemiz gerektiğini, nasıl davranmamız lazım geldiğini büyük ölçüde bu yayınlardan öğreniriz.15
Türkiye'de kadın kıyafetleriyle ilgili değişim, son 20 seneye kadar sadece büyük şehirlerin merkezleriyle sınırlıyken, günümüzde dünyadaki son moda kıyafetlerin, en ücra kasaba ve köylere kadar yaygınlaşmasında televizyonun önemli etkisinden söz edilebilir.
Bu aslında, dünyadaki ve Türkiye'deki toplumsal değişimin televizyonun gelişimiyle paralel olarak hızlanmasını açıklamaktadır. Gazete ve dergiler toplumsal değerleri, davranış biçimlerini, kıyafet tercihlerini sınırlı bir çevreyle etkilerken, televizyonun yaygınlaşması, kanal sayısının artması, uydu ve dijital yayıncılığın gelişmesiyle küresel çapta bütün dünyayı, bütün toplumları, bütün insanları aynı anda benzer şekilde etkilemeye başlamıştır.
Ticarî medyanın en hayati kaynağı reklam gelirleridir. Reklam gelirleri de tiraj ve izlenme oranlarına göre dağılmaktadır. Özellikle, televizyonlar daha yüksek izlenme oranlarına ulaşabilmek için toplumun ortalamasını hedefleyen yayınlar yapma durumundadırlar. Bu popüler kültürün gelişmesine yol açar ve tekbiçimci bir kültür meydana getirir. Medya kültür sunumu işlevinin yerine, evrensel kültür adı altında belli bir kültür ve hayat tarzının dünyada yaygınlaşmasının aracı haline gelmektedir.
Medya, kültürel ve geleneksel değerleri değiştirmede çok önemli bir fonksiyon ifa etmektedir. Yaşamın her alanını etkisi altında tutan medya, dini ve geleneksel değer yargılarını aşındırma hususunda öteki bütün amillerden daha fazla etkide bulunmaktadır. Medya bunu "normalleştirme, sıradanlaştırma ve olağanlaştırmayla" insanlardaki hassasiyetleri zayıflatarak ve en önemlisi meşrulaştırarak ve yeni duruma alıştırarak yapar.
Medyanın kadın kıyafetinin modernleştirilmesinde de aynı süreç işlemiştir. Basın ve sinema tarihine bakıldığında hep adım adım, aşama aşama gelinerek tesettür aleyhine, açıklık lehine bir hayat tarzının hakim kılınmış olduğu görülmektedir.
Mesela, bir sinema filminde ilk çıplak kadın görüntüsü ya da öpüşme sahnesi yayınlandığında muhafazakâr çevrelerden büyük tepki görmüş, ama görüntü yayınlandığı anda meşrulaştırma ve normalleştirme süreci de başlamış ve bir mevzi kazanılmıştır. Aynı yöntem kadın plaj kıyafetleri konusunda da gerçekleşmiş, bu alanda da aşama aşama neredeyse kıyafete gerek duyulmayacak bir biçim olağan ve normal hale gelmiştir. Bütün bunların meşrulaştırılmasında medya kilit rol oynamıştır.
1.3.1. Moda
Medyanın etkisini anlayabilmek için moda kavramını incelemek gereklidir. Çünkü, modanın moda olabilmesi için, geniş kitlelere yayacak bir araca ihtiyacı bulunmaktadır. Bu açıdan modanın etkisinin medyanın etkisiyle paralel arttığından söz edilebilir. Peki moda toplumları ne şekilde etkilemektedir.
Moda, toplumun bütün katmanlarında etkili olduğundan; fert grubu kendisini kabul ettirebilmek amacıyla grubun giymiş olduğun üniformayı giymektedir. Moda bir üniformadır, diğer üniformalardan ayıran tarafı belli bir şekil içinde kalmaksızın bir tarzın savunuculuğunu yapıyor olmasıdır. Ani bir hareketle başkalarının kendisi için uygun gördüğü kılık kıyafeti benimseyen kişinin davranışında kitle karşısında bağımsızlığını uzun süre devam ettirememe eğilimi yatmaktadır. Kitlenin üniformasının karşısında durabilmek için, ferdin kendine has bir üslubunun, dünya görüşünün olması gerekmektedir. Fakat, bütün bunlar da yine küçük bir grubun içinde bir ifade bulur. Kalabalık yığınların zevk anlayışına karşı çıkarken, fert, sırtını yine bir gruba dayama ihtiyacı duyar.16
Moda, kendini toplumda kabul ettirmek için çeşitli mekanizmalar kullanır. Bunlar yüceltme, aynileştirme, ödüllendirme ve projeksiyon olarak sıralar.17
En önemlisi bir kıyafet ya da anlayış moda olmadan önce ahlaki değer yargılarıyla denetime tabi tutulurken, moda olduktan sonra bu denetim ortadan kalkmaktadır.
Medya da daima daha açık daha tahrik edici kıyafetleri haber yapmaktadır. Bu kıyafetlere haberlerinde, "cesur", "cüretkar", "gözalıcı" gibi olumlu nitelemelerle yer verir. Modacılar da medyada daha çok yer almak için her zaman daha "cesur! ve cüretkar!" kıyafetler üretirler. Bunların birçoğunun en azından o dönemde herhangi bir yerde giyilmesi de mümkün değildir. Ancak, amaç bu konudaki hassasiyetin kırılmasıdır. Bu büyük ölçüde de başarılır.
Görüldüğü gibi modanın ve moda vasıtasıyla kadın kıyafetlerinde açıklığın yaygınlaşmasında en önemli unsur kitle iletişim araçlarıdır. Medyanın kitleler üzerindeki büyük gücü ahlaki değerleri etkisizleştirmek ve modern ve çağdaş yaşam biçiminin kitlelere kabul ettirilmesi amacıyla kullanılır.
1.3.2. Reklam Sektörü ve Kadın
İletişim alanında liberal pazar fikrini savunanlar medyaların aynı zamanda iki cins hizmet sağlaması gerektiği savunurlar: "İzleyicilere program, reklamcılara ise izleyici".18 Kitle iletişiminin ekonomi politik görüşü medyalara sivil topluma has olgular olarak bakmakta, yani bunları öncelikle ekonomik olgular olarak ele almaktadır. Bunların hem meta üretim ve değiş tokuşunda artı-değer üreticileri olarak doğrudan bir rolü olduğuna, hem de reklamcılık yoluyla meta üretiminin diğer kesimlerinin de artı-değer üreterek dolaylı bir rol oynadığına inanmaktadır.19 Günümüz şartlarında bu, büyük ölçüde doğrudur. Reklamcılık ve dolayısıyla medya, tüketim toplumunun önemli bir aracı konumundadır.
Reklamcılıkta ise üç önemli faktör bulunmaktadır: "Reklâmveren, ajans ve hizmet". Reklâmveren ajanstan hizmet talep ederek süreci başlatır. Ajans danışmanlık yaparak mesajı oluşturur ve üçüncü faktöre yöneltir. Reklamcılığın ilk günlerinden beri birbirine bağımlı bu üçlü, dünyanın her yerinde görülür.20
İlk kez 1820'de Fransa'da "reklam" olarak tanımlanmış olan ticarî reklam, bugün piyasa ekonomisinin göze çarpan bir mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) olarak doğallaşmış olmakla beraber, kapitalizmin bir tezahürü olarak görülür ve kayda değer bir ölçeğe de ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi kapitalizminin temerküz süreçleri içinde ulaşmıştır.21
Bütün bunlar medyanın var oluş nedeni olan kendi kurumsal değerlerinin tamamen değişmesi sonucunu ortaya koymuştur. Medyanın birincil işlevi olan haber ve bilgi vermenin yerini, tek başına "kâr etme" ve sadece reklamcıların amaçlarına hizmet etme almıştır. Çoğulculuğun ve demokrasinin en önemli aracı olan, kamusal görevlere sahip olan medyanın yerine büyük sermayeye ve kapitalist değerlere hizmet eden, izleyicileri reklamcılara pazarlayan bir medya düzeni geçmiştir.
Reklamlar önemli ölçüde kadınlara hitap eden ürünlerin sunumunu yapmaktadır. Kadın hem nesne olarak, hem de hedef kitle olarak reklamların önemli unsurudur. Kadınlara yönelik reklamlarda kadınların güzel olma özlemi tahrik edilmekte, erkeklere yönelik olanlarda ise kadın unsuru kullanılarak ilgi çekilmeye çalışılmaktadır. Ama, her halükarda iki durumda da kullanılan kadın olmaktadır.
Kozmetik reklamlarında, reklam kişisinin ürünü kullanmadaki amacı, kullanım açısından güzel saçlara, güzel bir cilde sahip olmak, güzel kokmak, ontolojik değer açısından başkalarından üstün duruma gelerek farklılaşmak ve kendine güvenmektir. Sonuç olarak, çoğunlukla güzelleşerek herkesin, özellikle de karşı cinsten hoşlanılan kişilerin beğenisini kazanmaktadır.22
Bu reklamlarda ürünün varoluşsal (ontolojik) tüketim değeri, kullanım değeri kadar önem kazanır. Reklam kişisinin dış görünüşü, yaşam biçimi başlı başına bir varoluşsal değer meydana getirmektedir. Kadın reklam kişileri, genellikle çok güzel, bakımlı, çağdaş, kentlidir. Çoğu reklam kişisi fotomodel veya film yıldızına benzer. Dış görünüşleri farklı da olsa, kusursuzluklarıyla birbirlerini andırırlar.23 Buna bu reklamlardaki kadın karakterlerin çoğu kere dekolte ve açık kıyafetler giydiğini de eklemek gerekir.
Kadının ve cinselliğin medyada ve reklamlarda kullanılması insanların buna olan yoğun merakından kaynaklanmaktadır. Uzun süredir cinsellik, hem Batı'da hem de Türkiye'de kadın dergilerinin en önemli temalarından biri olmaktadır. Genel olarak bunun nedenini, rekabetin yüksek olduğu bir alanda, seksi bir dergi kapağının ve cinsellikle ilgili konuların daha çok satacağı düşüncesi oluşturmaktadır.24
İster gazete ve dergide, ister televizyonda olsun, reklamlar hem modanın yaygınlaşmasında, hem de tüketimin körüklenmesinde önemli bir faktör olarak önemli rol oynamaktadır. Reklamlarda oluşturulan kadın tipleri, sadece belli bir kesimi etkilememekte, kadınları, genç kızları, erkekleri ve çocukları, yani, ailenin bütününü etkilemektedir. Çünkü reklamlar herkese hitap eder. Özellikle, kadın ve çocuklar reklamların sadık izleyicileri ve çoğu zaman da kurbanları olarak görülmektedir.
2. Türkiye'de Kadın Kıyafetindeki Modernleşmenin Bir Aracı Olarak Medya
2.1. Genel Olarak Türkiye'de Kadın Kıyafetlerindeki Değişim Süreci
Kimliğin gözle görünür tezahürü olan giyim kuşam konusundaki mecburi kıyafet değişiklikleri, bu yönde devlet baskılarının geçmişi Batılılaşma çabalarının başladığı II. Mahmut dönemine ve Tanzimat Fermanı'na kadar gider. Bu dönemdeki mecburi kıyafet değişiklikleri daha çok erkeklere yönelik olmakla birlikte, çeşitli yayın organlarında kadın kıyafetlerinin değişmesi talebi de, Meşrutiyetten sonra seslendirilmeye başlanmıştır. Bu talebin temelinde değişen hayat tarzı önemli rol oynamıştır.
Zira, sosyal hayatın her veçhesi Batılılaşırken -mimari, dekorasyon ve adab-ı muaşeret- kadın kıyafetlerinin bunun dışında kalmasını beklemek mümkün değildi. Üst tabaka kadınların çarşaflarının içine Avrupaî elbiseler giyerken ilk defa Kadınlar Dünyası Dergisi yazarları sosyal hayat içinde kadının yer alması talebinde bulunur ve bu talebe uygun olarak kıyafetlerin de değişmesini teklif ederler.25
Türkiye'de kadın kıyafetindeki modernleşme eğilimleri, dünyadaki eğilime paralel olarak gelişmiştir. Ancak, bu konuda Cumhuriyet dönemindeki tesettür aleyhine devlet politikaları, çarşaf tartışmasından gelinen noktada kadın kıyafetlerinde Batıdakini bile aşan bir açılma eğiliminin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve ülkemizde yaygınlaşması, yapılan kasıtlı yayınlar, moda ve cinsel eğitim maskesi altında açıklığın normal, tesettürün anormal kabul edildiği bir ortama zemin hazırlamıştır.
Bunda dine, dindarlara uygulanan psikolojik ve fiziksel baskıların yanında, laikliği din düşmanlığı ve dindışılık olarak gören anlayışın da önemli katkısı olmuştur. Öyle ki, bu anlayış din düşmanlığı adına açıklığı teşvik etmekte hiçbir sakınca görmemiş, aksine bunu çağdaşlığın bir gereği olarak desteklemiştir. Neredeyse, laikliğin ölçüsü kapanma ya da açılmayla değerlendirilir olmuştur.II
Tesettür, fakir, geri, eğitimsiz alt sınıfa, açıklık ise çağdaş, modern, ileri ve üst sınıfa mensup olmanın bir simgesi olarak topluma dayatılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu anlayışın oluşması için özellikle gayret sarf edilmiştir.
Mesela, İş Bankası'na memur alımında memurlar başı açık olarak işe başlarken, çaycı, müstahdem statüsünde başlayan kadınların başlarını örtmeleri özellikle istenmiştir. Bununla çalışan kadınlar arasında hiyerarşik bir durum oluşturulmaya çalışılmış ve başörtüsünün aşağı tabanın sembolü olarak algılanması yolunda gayret gösterilmiştir.26
Kadın kıyafeti, Türkiye'de Batıcılarla muhafazakârlar arasındaki mücadelede en müşahhas ayrımı teşkil etmiştir. Çünkü, kadının konumu, kıyafeti, sosyal hayat ve çalışma alanındaki konumu genelde hayatın tümünü ilgilendiren bir mahiyet arz etmektedir. Sorun sadece kadın kıyafetindeki açıklık ya da kapalılık olarak görülmemektedir. Amaçlanan, kadının toplumun her alanında daha çok bulunması, çalışması, muhafazakârların ve bu çerçevede dinin kadına yüklediği yükümlülüklerin yerini modernizmin yükümlülüklerinin almasıdır. Bu nedenle başörtüsü tartışmalarıIII Türkiye'de -ve önümüzdeki dönemde muhtemel olarak Batı'da da- iki farklı dünya görüşünün mücadelesinin en şiddetli yaşandığı alan olmaya devam etmektedir.
Bu geleneksel olarak anne veya bir eş olan kadının yerine, modernizmin öngördüğü, çalışma hayatının ve toplumsal hayatın içinde erkekle birarada daha çok yer alan ve kadının cinselliğinin daha ağır bastığı bir hayat tarzının oluşturulma çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Göle'nin27 tanımıyla nasıl ki, Batıcılar için kadının peçesini kaldırması ev dışına çıkması ve özgürleşmesi medeniyetin bir önşartıysa, kadının İslami ahlaka uygun giyinmesi ve davranması da Müslümanlar için sosyal hayatın ve gelenekleri korumanın bir teminatıydı. Her iki kesim için de kadının cinsel kimliği ile toplumsal konumunun nasıl tanımlanacağı esastı.
2.2. Türk Kadın Kıyafetinin Modernleşmesinde Medyanın Etkisi:
Aslında, Türk milletinin kıyafet tarihine bakmak, medyanın bu konudaki etkisini göstermesi açısından yeterlidir. Barbarosoğlu'nun28 sınıflandırmasıyla Türk milletinin giyim-kuşam tarihini beş döneme ayırırsak, son iki dönem devlet baskısının yanında gazete, dergi ve televizyon etkisinde bir değişimi yansıtmaktadır. Bu dönemler şu şekilde sınıflandırılabilir:
1. Başlangıçtan İslamiyet'in kabulüne kadar olan dönem,
2. İslamiyet'in kabulünden 19. yüzyıla kadar olan dönem,
3. 19. yüzyıldan Cumhuriyetin kabulüne kadar olan dönem,
4. 1960'a kadar olan dönem,
5. 1960'dan günümüze kadar olan dönem.IV
2.2.1. Osmanlı-Meşrutiyet Dönemi
Türkiye'de basın yayın hayatının gelişmeye başladığı 1870'li yıllardan itibaren, kadın ve kadın kıyafeti konusu, tartışmaların en önemli kısmını teşkil etmiştir. Özellikle, Meşrutiyet dönemi bu açıdan bir dönüm noktası teşkil eder.
Meşrutiyet dönemi, bir yanıyla Türk tarihinin en kritik anlarından biri ise, öbür yönüyle de ve özellikle, kadını ilgilendiren de dahil olmak üzere, özgürlük sorununun tüm biçimleriyle yoğun tartışmalara konu olduğu bir dönem olmuştur. Dönemin kayda değer olgularından biri de siyasi ve toplumsal konulardaki pek çok yasaklama ve sansüre rağmen, kadın, kadın kıyafeti gibi konularda bir kısıtlama olmamasıdır.
Kadın dergileri ve kıyafet tartışmaları: Sansür uygulamalarına karşılık II. Abdülhamid döneminde basın ve yayın gözle görülür bir şekilde gelişmiştir. Bu gelişmeden kadınlara yönelik yayınlar payını almıştır. Kadın dergileri içinde en önde geleni Hanımlara Mahsus Gazete'ydi. Bunun dışında İnsaniyet, İnci, Hanımlar, Hanımlara Mahsus Malumat gibi kadınlara dönük yayın yapan bir çok dergi vardı. Bu yayınlarda kadınları ilgilendiren konulara ekli olarak, Batıdaki gelişmeler doğrultusunda Osmanlı-Türk kadının toplum ve aile içindeki konumu da tartışılmaktaydı.29
Sansürden etkilenmeyen moda ve salon dergileri, özellikle şehirli kadının hayatını değiştirmeye başlamıştır. Kadınlar bu dergilerde saç ve cilt bakımı, kozmetik kullanımı, kadın sağlığı ve güzelliği konularında yeni şeyler öğreniyorlardı. Ayrıca, gazete ve dergi reklamları hitap ettiği kadınlar üzerinde gözle görülür bir etki meydana getiriyordu. Çarşaflı kadınlar, Selim Sırrı'dan İsveç jimnastiği öğrenmeye gidiyor. Sanayi-i Nefise Mektebi'nde kız öğrenciler, bellerine peştamal bağlanmış Yunan heykellerini çıplak model olarak kullanıyorlardı. Tüm bunlar, kadının toplumsal konumu, hak ve ödevleri, giyim-kuşam gibi konuların yayın organlarında tartışılmasını etkiliyordu.30
Dergilerin en önemli meselelerinden biri olan giyim konusunda, Batılı kıyafetler "hareket serbestliği" verdiği için müdafaa edilmekle birlikte kıyafet konusunda bir fikir birliğine varılmış değildir. Ancak, genel hava Osmanlı tarzının terk edilmesi gerektiği, bu kıyafetlerin kadının özgürlüğünü sınırladığı yolundadır.31
Bu yayınlarda en çok tartışılan konulardan biri kadınların örtünmesi meselesiydi. Bu meseleye yaklaşımda genellikle Batılı oryantalist ve entelektüeller karşısındaki ezik ve savunma psikozunun hakim olduğu bir üslup hakimdi. Mesela, İslamiyet'te kadının durumu üzerine en çok yazı yazanlardan biri Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı Fatma Aliye Hanım, yazarlık hayatının tümünü, kadın meselesine eğilen Batılı yazarların ön yargılarını sergilemeye ve İslamiyet'in kadını toplum içinde ikinci sınıf bir varlık kıldığı şeklindeki iddiaları cevaplandırmaya ayırmıştı.
Fatma Aliye Hanım'a göre, İslamiyet'in koyduğu kurallar kadınların haklarını korumak içindi; ancak kurallar zamanla asıl amacından saptırılmıştı. Örtünme konusunda ise Fatma Aliye Hanım, bol bir elbise giyilerek yalnızca saçların örtülmesinin şeriata uygun bir şekilde tesettürü sağlayacağı; yaşmak, ferace, çarşaf ve peçenin sonradan yerleşmiş ve şer'i kurallarla bağdaşmayan uygulamalar olduğu görüşünü savunmaktaydı.32
Gazete ve dergilerde temel olarak iki yaklaşım tarzı ortaya çıkmaktadır:
1. Kadınlar sosyal hayatta yerlerine almadıkları müddetçe Osmanlı Devletinin gelişmesi mümkün olamaz.
2. Kadınlar sosyal hayatta yerlerini alması ise ferace ve çarşaf ile gerçekleştirilemez.
Özellikle Kadınlar Dünyası adlı derginin esas misyonu kadının sosyal hayattaki yerini almasına yönelik olmuştur. Meşrutiyet dönemindeki kadınların çalışma hayatına katılmaları konusunu Cumhuriyet döneminden ayıran en önemli özellik, bu dönemde kadının sosyal hayatta yer almasını savunan aydın kadınların henüz başörtüsünden vazgeçmemiş olmasıdır.33
II. Abdülhamid zamanında devletin karşılaştığı onca güçlüğe rağmen kadın kıyafetlerinin "en önemli" konu olması dikkat çekicidir. Kadınların Avrupa modalarına uymak adına kendilerine "türlü komik" duruma düşürmeleri kadın dergilerinin en önemli meselesi haline gelmiştir. Öyle ki, kadın dergilerinde en fazla yer alan konu; modanın ne olup olmadığının tartışılmasıdır.
Kadınların Batılı güzellik ölçüleriyle buluşmasına kadınlardan önce erkekler rağbet etmiş, bu rağbette İstanbul sokaklarını dolduran Beyaz Rusların güzelliği kadar, almış oldukları Batılı eğitim de etkili olmuştur. Fizyolojik olarak Batılı güzellere benzemeyen Türk kadınları onlar gibi olabilmek uğruna daracık korselere girerek kendilerine zarafet mahkumiyeti vermişler, kadınların bu tutumu "korse meselesi" etrafından gazete ve dergilerde uzun süre tartışılmıştır.34
Kadın dergilerinde cinsellik teması: Bu tartışmaların yanında renkli resimlerle Avrupa'da moda olan kadın elbiselerinin yer aldığı dergiler de yayınlanmaya başlar. 1908'de yayınlanmaya başlayan Mehasin dergisi renkli resimli olarak yayınlanan ilk kadın dergisidir
Mehasin dergisi yayın programını açıklarken şöyle denilir:
"...Mükemmel bir moda gazetesi olacaktır. Her nüshada Avrupa'nın en meşhur moda gazetelerinden on parçayı mütecaviz resimlerle iç çamaşırlarından en mutantan bir kostüme kadar resimler arz olunacaktır."
Çıkış gayesi olarak belirtildiği üzere dergi iç çamaşırı resmi de yayınlar. Resimler Mehmet Rauf'un "İç Çamaşırları" başlıklı yazısının içine serpiştirilmiş olarak sunulur. Fakat, okuyucu üzerinde yazıdan ziyade yan tarafta yer alan yirmi beş adet iç çamaşır resminin etkisinin daha ağır bastığı şüphesizdir.
Mehasin dergisi, modanın gerekli olup olmadığı tartışmalarına girmeden, doğrudan Batılı hayat tarzının taşıyıcılığını üstlenmiştir. Bir taraftan yemek odasından, çalışma odasına, giyinme odasına kadar bir Fransız dergisinden iktibas edilen resimler, diğer taraftan güzellik yarışmalarına katılan ülkelerin güzellerinin fotoğraflarının yayınlandığı sayfalarda İspanya Kraliçesinin hayatına ve fotoğraflarına kadar Avrupa dünyasında gezinilir.35
Aslında, Mehasin dergisi, uzatmadan direkt iç çamaşırlarıyla kadın kıyafeti konusunda en mahrem noktadan yayına başlamış, kadın cinselliğinin örtülü biçimde de olsa yayın konusu edilerek, daha sonraki gelişmelere zemin hazırlamıştır. Bu hem kadınların, hem de erkeklerin ilgisini çekme konusunda daha sonra Türk basın tarihinde görüleceği üzere çokça uygulanan bir yöntem olmuştur. Mehasin, Paris modasına uygun patronlar yayınlayıp, kadın güzelliği konusunda öğütler de verirdi.36
1910'lu yıllarda yayınlanan bazı dergilerin yaptığı müstehcen yayınlardan Darü'l Hikmeti'l İslamiye gibi dini makamlar rahatsız olmaya başlamıştı. Bu kurumun bir toplantısında müstehcen kadın resmi basan Yeni Dünya dergisinin toplatılması için ilgili makamlara teklif iletilmesi öngörülmüştür.37
Osmanlı basınında çarşaf ve peçe tartışmaları: Çeşitli gazete ve dergilerde kadınların örtünmeleri, çarşaf giyip peçe kullanması etrafındaki en muhalif görüşleri ise erkek yazarlar dile getirmişlerdir.
Bu yazarlar genel olarak "Kadının eğitim görmesi ve ahlaken yükselmesi sonunda örtünme zaruretinin ortadan kalkacağını" savunmuşlardır. Buna göre, "Erkekler kadını bir insan değil, bir dişi saydıkları ilkel devirlerde örtünme tatbik edilebilirdi. Çünkü, kadını dişi olarak görüp şehvetten başka hizmeti olamayacağı kabul edilen cemiyetlerde içtimai vicdan örtünmeyi sağlayamadığı için maddi örtünmeye başvurmuştur. Örtünme kadını dişi saymanın hem eseri, hem sebebidir."
Açık olarak görüleceği gibi, örtüye muhalefet gerçekten o dönemde tam olarak açığa vurulamayan İslam Dinine ve Osmanlı sistemine karşıtlığı iade etmenin bir yolu olarak önem kazanıyordu. Örtü karşıtlığı, kadınların örtünmesinin kuralını getiren bir dini sorgulamanın ya da bu dine karşı çıkmanın dolaylı ve anlamlı çıkış yoluydu. Yürütülen mantık şuydu: "Batı'nın görkemli uygarlığında kadın kapalı değildi. İptidai toplumlar kadınların örtünmesine ihtiyaç duyuyorlardı."38 Sonuç olarak, Batılı ve uygar olmanın yolu örtüden vazgeçilmesiydi.
Bu mantık, Türk aydının bilinçaltında günümüze kadar yer etmiş, açılmayla kalkınma ya da kapalılık ile geri kalma arasında bir bağ her zaman kurulmuştur. Cumhuriyeti kuran kadro da büyük ölçüde bu yayınlardan etkilenen kesimlerden oluşmaktaydı.
Tesettür ve kadın giyimi konusunun belki de en çok tartışıldığı, yazılara konu edildiği dönem II. Meşrutiyet sonrası dönemdir. Bu dönem, hem gazete, dergi ve romanlarda, tesettür lehine ya da aleyhine tartışmaların ve fikirlerin ortaya konulduğu, hem de kadın giyiminde açılma eğiliminin hayata geçirilmeye başlandığı dönem olmuştur.V
Çarşafın son yılları: Osmanlı Devletinin son döneminde çarşafın İstanbul'daki hanımların hayatından nasıl çıktığı Türk Kıyafet Tarihi kitabında şöyle anlatılmaktadır:39
"Avrupa modellerinde etekler darala darala adım atılmaz hale gelince dizlere kadar yandan yırtmaçlı etekler çarşaf eteklerine de sirayet etti. Nihayet 1914'den itibaren etekler büsbütün kısaldı. Umumi harbte bütün dünyada umumi hayata iştirak eden kadın süsten ziyade ihtiyaca uygun giyinmeye mecburdu. Artık, elbiseden ayrı çarşaf yapmak hemen hemen unutulmuştu. Bu ihtiyaç, kumaş fabrikaları yalnız askeri ihtiyaca tahsis edilen Türkiye'de daha büyüktü. Gündelik elbisenin üstüne bir pelerin yapıp baş kısmının bağlarını çarşafın üstünden arka tarafta fiyong şeklinde bağlamak kafi geliyordu. Kışın tamamıyla modaya uygun bir manto yapıp aynı kumaştan pelerin giyiyorlar ve gittikleri yerde pelerini de mantoyu da çıkarıyorlardı. Bazı hanımlar bu kısa pelerinleri mantonun yakasından içeri koymaya başladılar ve nihayet pelerin bir gün yok oluverdi. Başlarını pelerinin başa gelen kısmı gibi bir şey takıp peçe gibi bir tülü de arkaya atarak enseyi büsbütün açmak suretiyle örtünme davasını sessizce hallediverdiler. Moda aleminde Cumhuriyetten beş altı sene evvel tesettür meselesi hanımların kendi buluşlarıyla ortadan kalktı. Hele 1918'de İstanbul'a dolan Romanof Rusları şapkasızlıktan başlarına tül sarmaya başlayınca bu İstanbul hanımlarının imdadına yetişti ve Rus başı denilen moda çabucak yayıldı. Artık, her türlü elbiseyle başlarına böyle bir eşarp sararak sokağa çıkmak adet oldu."
Burada önemli olan çarşafın nasıl bir dönüşüm geçirerek, kadınların şapka giymeye hazır hale geldiğidir. Kitabın yazarına göre Cumhuriyet devri, İstanbul hanımlarını şapka giymeye çoktan hazır bulmuştu.
1912'de Yunanlıların işgal ettiği Selanik'ten gelen binlerce göçmen dönme de belli İslam geleneklerinden uzak oldukları için, Avrupa modasının taklit edilmesini daha da belirgin bir biçimde yoğunlaştırmıştır.40 Yakın zamana kadar İstanbul'un en lüks bölgesi sayılan ve Selanik'ten gelen bu grubun ağırlıklı olarak yaşadığı Teşvikiye, Nişantaşı, Osmanbey gibi semtler hala İstanbul'un en modern bölgesi olarak o dönemin etkilerini taşımaktadır.
Gene bu dönemde ilk kez bir Türk kadını, tiyatro sahnesine çıktı. O zamana kadar kadın rollerini aksanları düzgün olan Ermeni kadınları yapıyordu. 1918'de İstanbul Darül-Bedayi'ine staj için birkaç Türk kızı kabul edildi. Bunlardan Jale takma adıyla Afife hanım 1920'de Kadıköy Tiyatrosunda sergilenen bir piyeste rol oldu. Bu girişim Müslüman ahlakına aykırı bulunduğundan Afife hanım mahkemeye verildi. Tiyatronun çok etkili kişileri araya girerek yargılanmadan ancak kurtuldu. Bir daha Kemalist döneme kadar Darül-Bedayi hiçbir Müslüman kadına rol vermedi.41 Bu noktada şunun altını çizmek gerekir. Barbarosoğlu'na göre Mustafa Kemal kadınların kıyafetini değiştirmeyi düşünürken elit tabakanın bu değişiklikten yana olduğunu bilmektedir. Cumhuriyetin getirdiği kıyafet değişikliliğinin dramatik yönü buradadır. Avrupaî tarzda giyinmek isteyen küçük bir azınlığın isteklerinin bütün toplum için zorunlu hale getirilmiştir.42
Türkiye'de Mahrem/namahrem (evin içerisi/dışarı) arasındaki sınırlar ve düzenlemeler Tanzimat dönemiyle birlikte sarsıntıya uğrayarak, özellikle kadınların yaşamını değiştirmeye başlamıştır. Göle'ye43 göre Tanzimat dönemiyle birlikte kadınların eğitilmesi, açılması, dışarıya çıkması, jimnastik yapması, dans etmesi, fotoğraf çektirmesi vb. konular, Batı toplumsal yaşam biçimini ve mahrem olarak tanılanan kadın yaşam alanlarını giderek toplumsallık ve görünürlük kazanmasına sembolize etmiştir. Batıcılar ile muhafazakârlar arasındaki görüş ayrılıklarının kadın konusunda temellendirilmesinin nedeni, mahremiyetin bozuluşuna ilişkindir. Mahrem ile namahrem olan arasındaki sınır çizgisini belirleyen kadın vücudu farklı toplumsal projeleri sergilemeye devam etmektedir.
2.2.2. Cumhuriyetin İlk Yılları ve Tek Partili Dönem
Cumhuriyetin ilk yılları aynı zamanda kadın kıyafetlerinde açıklığın teşvik gördüğü yıllardır. Modernleşme ve çağdaşlaşmanın bir göstergesi olarak kıyafet Cumhuriyet döneminin en önemli mücadele alanı olmuştur. Cumhuriyeti kuranlar ve daha sonra devlete egemen olanlar, özelde başörtüsünü, genelde tesettürü Batılılaşma, çağdaşlaşma ve modernleşmenin karşıtı bir tavır olarak değerlendirmiş, kadın kıyafetlerinde açıklığı her fırsatta teşvik etmiş, zaman zaman bu konuda baskı yapmışlardır. Kadınlar Avrupaî kıyafetler giymeye, balolara katılarak, erkeklerle dans etmeye bizzat ülkeyi yönetenlerce teşvik edilmiştir.
Bitlis'te tuttuğu anılarından anlaşıldığına göre, Mustafa Kemal daha Cumhuriyet kurulmadan önce arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerde ileriye dönük tasarılarından söz ederken "tesettürün kaldırılması" konusuna da değinmekteydi. Nitekim, Sivas Kongresi hazırlıkları sırasında arkadaşı Mazhar Fuat'a "zaferden sonra olacakları" yazdırırken, projeleri arasında ileride tesettürün kalkmasını "uygar ülkeler gibi" fes yerine şapka giyilmesini de saymıştır.44
Erkek kıyafetinde bu şapka kanunuyla gerçekleştirilirken, İslam toplumları için daha hassas olan kadınlarda daha çok zamana yayılan, ama sonuçta modernleşmenin amaçlandığı bir süreç tercih edilmiştir. Bu noktada eğitim ve kitap, gazete, dergi gibi basın yayın araçları bu amaçla kullanılan en önemli araçlar olmuştur.
Bu konuda Cumhuriyetin ilk döneminde yazılan romanlar da önemlidir. Bu romanlarda bir tarafta modern kadınlar ve onların ideal dünya görüşleri, diğer tarafta onların karşısında engel olarak duran, onlara zarar veren yobaz din adamı tiplemeleri bulunmaktadır. Vurun Kahpeye, Çalıkuşu gibi romanlar gerek okul müfredatıyla, gerekse dizi filmlerle toplumun ortak şuuraltına kazınır.45 Öyle ki, Reşat Nuri Güntekin'in bir hikayesinde ayrıntılı olarak tasvir ettiği "yobaz tibi", karikatür, sinema ve televizyon filmlerinde hemen hemen hiç değiştirilmeden karakterize edilmiştir.
Cumhuriyetle birlikte, Türkiye'de şehirlerinde ancak alt sınıfa ait bir giyim kuşam sembolü olarak görülür tesettür. Şehrin tek görüntüsü olmalıdır: Modern ve çağdaş. Hakim unsur pozitivist bir mantık olduğu için ve din ilerlemenin karşısında bir engel olarak kabul edildiğinden dini hatırlatan her şeyin şehrin sınırlarının dışında tutulmasına önem verilir. "Köylü milletin efendisidir" diyen Mustafa Kemal kıyafet balolarında köylü kadın kıyafetine bürünen kadınların bile balo icabı başlarını örtmelerine müsamaha göstermez.46 Bu bakımdan Ankara'da olduğu gibi köylü kıyafetleriyle gelenlerin zaman zaman şehir merkezlerine girmelerinin engellenmesi Tek Parti döneminin olağan uygulamaları arasındadır.
Mardin'e göre burada kıyafetin sembolik anlamı vardır. Mesele din ve modernlik mücadelesiydi. Atatürk'ün şalvar ve fes karşısındaki tavrı sadece estetik zevkinin incinmiş olmasından değil, aynı zamanda, bu kıyafetler nihai meşruiyetlerini dini değerlere dayanılarak kazanılmasını gerektiren ve bu yüzden de din ve insanı çürümeye uğratan halk kültürünün boğucu hakimiyetini sembolleştirdiği içindi. Bu anlayışa göre meşruiyetini bilimden alan Batı toplumu, daha hür ve bu sebeple daha üreticiydi. Bilim sadece kişinin üreticiliğini geliştirebilmesinde boğucu halk değerlerinden onu kurtarmaya muktedir bir kurallar dizisiydi. Mustafa Kemal, bu amaca yönelik iki siyaset tasarlamıştı: Birincisi, özel hedefi, kontrolü ortadan kaldırmak olan laik yasalar, ikincisi de Cumhuriyet için kültürel bir Batılılaşma programı.47
Türk vatandaşlarına, din ve dini kültürün yerine alacak yeni bir dünya görüş sağlamak için M. Kemal, medeniyetle eş tuttuğu kültürel bir Batılaşma hareketini himaye etti. Alfabe, Latinceleştirildi. Bir süre şark müziğinin icrası açıkça yasaklandı. Opera, bale ve Batı çok-sesli müziğinin öğretildiği konservatuar Ankara'da açıldı. 1926 yılında bir Atatürk heykeli İstanbul'da törenle açıldı. İnsan cisminin bir benzerini yapmanın aleyhinde bir yasağın açıktan açığa uygulandığı bir ülkede heykeller, Türkiye'nin dört bir yanına yayılmıştı. Türk kültürü böylece mahalle İslamının dış kabuğu hariç öne çıkarıldı.48
Şapka inkılabı ve tesettür: Ancak, dinin en önemli göstergesi kıyafetti. Bunun için de Şapka Kanunu ve Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunla erkeklerin Batı tarzı bir kıyafet içinde olmaları sağlandı. Ancak, Batılılaşmanın en önemli unsurlarından biri kadın kıyafetiydi. Tesettür tamamen İslami bir sembol olarak kadınlar üzerinde duruyordu.
Şapka inkılabı sembolik konumu açısından çok önemlidir ve kadın kıyafetinin modernleşme sürecinde çok önemli bir adımdır. Öyle ki, bu inkılap Şevket Süreyya Aydemir tarafından M. Kemal'in hayatındaki "en cüretkar" hareket olarak nitelendirilmiştir. Aydemir, bu inkılabı halkın kökleşmiş duygularına rağmen, kıyafetin Batı düzenine yönelişinde çok önemli bir aşama olarak görür.49
Kıyafet değişikliğine bu kadar önem verilmesi fes ve çarşafın "dini ve geleneksel" kültürü temsil etmesinden kaynaklanıyordu. Yani, başka bir deyişle fes ve çarşaf bir nevi "şeair" haline gelmişti. O nedenle mücadele büyük ölçüde simgesel önemi olan şapka üzerinde yoğunlaşmıştı.VI
Milli farkları silen ve Osmanlı ile özdeşleşmiş olan fes yerine Batı Medeniyetinin simgesi şapkanın kabulü, kadın tesettürünün de kalkmasına zemin hazırlamıştır. Şapka ile Osmanlı kimliğinden sıyrılacak olan Türkler, kadınların peçe ve çarşafı atmalarıyla da dini otoritenin, şeriatın sınırladığı mahrem yaşam dairesini kırmaktaydı.50
Takrir-i Sükun Kanunu'yla getirilen baskıcı ortama rağmen, M. Kemal bile çarşafa karşı kanun çıkarmaya cüret etmedi. Büyük şehirlerde eğitimli sınıflar arasında zaten benimsenmiş bulunan çarşafsız gezme adeti, diğer yerlerde de yavaş yavaş uygulama alanı buldu. Ancak, 1935'te Halk Partisi'nin bir kurultayında çarşafın yasaklanması için bir teklif yapıldı ve o zaman bile hiç harekete geçilmedi.51 Ancak, mahalli nitelikte kimi kararlar bu alanda uygulanmıştır. Örneğin, Mersin'de Belediyenin bir kararıyla, Trabzon'da Valinin başkanlığında toplanan İl Genel Meclisi kadınların çarşaflı olarak sokağa çıkmasını yasaklamıştır. Benzer nitelikli uygulamalar yavaş yavaş bir çok kente yayılmıştır. Ayrıca, Mustafa Kemal'in bu alanda başlattığı reformu eleştirenlere cezai yaptırımlar getirmiştir.52
Açıklığı savunan yayın organları teşvik görürken tesettür lehinde yapılan yayınlara hapis cezaları verilmekteydi. Bediüzzaman Said Nursi'nin tesettürü savunan risalesinde "Merkez-i payitaht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet adi bir kundura boyacısı dünyada rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor" sözü on bir ay hapis cezası aldı.53
İnkılabın Kurbanı Kadınlar: Modern kıyafet, kadın erkek bütün toplumda bir değişime neden olmakla birlikte, tartışma daha çok kadın kıyafetinde odaklanmıştır. Batıcılar ile muhafazakârlar arasındaki görüş ayrılıklarının kadın konusunda temellendirilmesinin nedeni, Göle'nin çok yerinde tespitiyle mahremiyetin bozuluşuna ilişkindir.54 Mahrem ile namahrem alan arasındaki sınır çizgisini belirleyen kadın kıyafeti geleneksel ile modern, dini olanla seküler olanın mücadelesinin en şiddetli yaşandığı alan olmuştur.
Türk kadınının Batılılaştırılması dramatik sahnelere de neden olmuştur. Yıllarca İslami bir kültür çevresinde yetişmiş Türk kadınının Batılılaşma adına balolara katılması, yabancı erkeklerle dans etmesi, açık kıyafetler giymeye alışması çok da kolay olmamış, ancak zorlamalarla uygulamak durumunda kalmıştır. Bu uygulamalara direnen Türk kadını kendini bir "kurban" olarak görmüştür.
Mesela, Ankara'da Türk Ocağı'nda düzenlenen ilk balo çok sönük geçmiş, davetliler duvar boyunca dizili koltuklara dizilerek, havadan sudan konuşmuşlar, Aydemir'in anlattığına göre balo "herkesin sus pus sıralanıp oturduğu, sessiz, hareketsiz hatta kadınsız bir mevlüt okuma toplantısına" benzemişti. İkinci baloyu bizzat M. Kemal düzenlemiş, çağrısına yalnızca üç kadın, Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Ruşen Eşref'in eşleri olumlu cevap vermişti. Ama Yakup Kadri'nin eşi M. Kemal'e şöyle seslenmekten kendini alamamıştı: "Paşam, bu inkılabın kurbanları yalnız bizler miyiz? Hani yaver beylerin, mebus beylerin, vekil beylerin hanımları?" Bu balolarda ortalıkta kadın görünsün diye barlardan kadınlar getirilmiş, ancak Türk hanımların toplantıyı terk etmek istemeleri karşısında, kadınlar apar topar geriye gönderilmişti.55
M. Kemal, bu direniş karşısında erkeklerle kadınları bir arada dansa zorlamak için gücünü ve yetkisini kullanmaktan çekinmemiştir. Cumhuriyetin ilanının yıldönümlerinden birinde verilen ve yabancı temsilcilerle birlikte, devlet yüksek yöneticilerinin de çağrılı olduğu bir baloda üniformalı subayların dans etmediklerini gören M. Kemal, bunun nedeninin kadınların dans tekliflerini geri çevirmeleri olduğunu öğrenince, yüksek sesle kadınlara hitaben "Şimdi emrediyorum! Hemen salona dağılın! Marş marş! Dansedin" şeklinde seslenerek kadınların dans etmesini sağlamıştı.56
Osmanlı döneminde yapılan düzenlemeler kadınların kıyafette İslami kimliklerini muhafaza etmeleri yönünde iken, Cumhuriyet döneminde devlet politikası olarak ibre tamamen aksi yöne çevrilmiştir. Böylelikle zaten elit kesimin kadınları arasında çok rağbet gören "asri" giyim tarzı bütün halk tabakalarına mecburi kılınmıştır. Bu mecburiyet çarşafın bazı yerel yönetim kararıyla yasaklanması dışında kanunlarda varlığını bulan bir mecburiyet değildir. Barbarosoğlu'na göre çağdaş kadın görüntüsünün statü bahşeden havası, kanunlardan değil, kişilerden aldığı destek ile Müslüman kadın görüntüsünün özellikle tek parti döneminde sokaklardan tamamen silinmesi neticesini doğurmuştur. Ancak, sokaklarda görünmeyen tesettürlü kadınlar, evlerinde "varolmaya" bu dönemde de devam etmiş, sadece günümüzün moda deyimiyle "kamusal" alandan çekilmişti.57
Meşrutiyet döneminin ilk yıllarında görülen kıyafetlerin dine ve ahlaka mugayir olduğuna dair eleştirilere Cumhuriyet döneminde rastlanılmaz. Yapılan kıyafet devrimi bu eleştirilerin yapılmasına imkan vermez. Üstelik bu dönemin en önemli problemi, Osmanlı hayat tarzına dayanan kıyafetlerin ortadan kalkmasıdır. Bu bakımdan Avrupa modalarına büyük ehemmiyet verilir.58
Sedat Simavi ve magazin dergileri: Aslında, Cumhuriyet dönem magazin dergileri, Cumhuriyetin ilanından önce çıkmaya olan magazin dergilerinin yeni harflerle basılmasından başka köklü bir değişiklik göstermez. O dönemdeki çarşaf ve peçe karşıtlığının yerini bu sefer tesettürün her şekline karşıtlık almıştır. Bu konuda Simavi ailesinin Cumhuriyetin ilk yıllarından gazetecilikten ayrıldıkları 1990'lı yıllara kadar sahip oldukları yayın organlarda uyguladıkları yayın politikalarıyla kadın kıyafetinin modernleşmesi, kadının toplumsal hayata daha çok girmesi ve cinselliğinin ön plana çıkarılması konusundaki çabalarını kaydetmek gerekir.
Daha Mütareke döneminde Sedat Simavi'nin çıkardığı kadın dergisi İnci adab-ı muaşeretin Batılılaşması yönünde epey "hizmetlerde" bulunmuştu. 1930'lu ve 40'lı yıllarda Cumhuriyet gazetesi ve 7 Gün dergisi gibi yayın organlarında yayınlanan yazılar ve resimler hep dini ve dindarları rencide edici ve müstehcenliği olağanlaştırıcı amaçlıydı.59 7 Gün'ü Sedat Simavi, Cumhuriyet'i ise Nadir Nadi çıkarmaktaydı. Devletin resmi ideolojini yansıtan Cumhuriyet gazetesinin ilk güzellik yarışmasını düzenlemesi de çok ilginçtir.
1940'lı yıllarda gazete ve dergilerde kadınlara yönelik haber ve yazılara ağırlık verilmeye başlanır. Bu çerçevede Avrupa'daki gelişmeler anında Türk kadınına iletilmeye başlanır. Bu gazete ve dergilerde kadın fotoğrafları o döneme göre cüretkar biçimde yayınlanmaya, cinsel içerikli yazılara yer verilmeye başlanır. Resimli Ay dergisinin her kapağını bir kadın fotoğrafı süslemektedir. Dergilerde yabancı artistlerin fotoğrafları, aşkları, öpüşme fotoğrafları yer alır.60
Cumhuriyet gazetesi ve güzellik yarışmaları: İlk güzellik yarışmasını Cumhuriyet gazetesinin düzenlemesini sadece gazetenin bir tasarrufu ve tercihi olarak görmemek gerekir. Çünkü, Türkiye'de resmi ideolojinin sözcüsü durumundaki Cumhuriyet gazetesinin bunu yöneticilerin izin ve teşvik ve talebi dışında yapması, o dönemin basın rejimi ve tek adam yönetimi gözönüne alındığında mümkün görünmemektedir. Bu açıdan yarışmanın o dönemin kadına yönelik projelerinden birini oluşturduğu iddiası fazla abartılı olmayacaktır.
Gazete, 1928'de bu yarışmaları memleketin en önemli meselesi gibi manşetlerle ilan etti. Batılılaşma ve çağdaşlaşmanın bir simgesi olarak düzenlenen yarışma, Türk kadınının hürriyet hareketinde de bir adım olarak kabul edilmiş ve halka öylece sunulmuştur.61
Güzellik yarışması gazete tarafından 1929 Mart'ında düzenlendi. 1932 yılında düzenlenen yarışmada Türkiye Güzeli seçilen Keriman Halis Dünya güzeli seçildi. Burada özel olarak anlam taşıyan ve ilginç olan nokta Dünya güzeli seçilen Halis'in son Şeyhülislam'ın torunu olmasıydı.62
Bu açıdan Batı-Hıristiyan dünyasında mayo giyerek güzellik yarışmasına katılmış ilk Müslüman kızın dünya güzellik kraliçesi seçilişi oldukça anlamlı ve bir o kadar da trajik olmalıydı.
Barbarosoğlu'na63 göre, güzellik yarışmaları, Batı'nın Batılı olmayan ülkelere Batılılaşma yolunda verdikleri bir başarı belgesidir. Temel prensip Batılı olmayan kadınlar da Batılı kadınlar gibi giyindiğinde onlar kadar, hatta onlardan daha güzel olabilir esasına dayanmaktadır. Bu bakımdan Keriman Halis'in Dünya güzellik kraliçesi seçilmesi Cumhuriyet elitleri tarafından gidilen yolun doğruluğunun ispat edilmesi olarak yorumlanmıştır.
Türkiye güzellik yarışmasın katıldığının ikinci yılında kraliçelik tacıyla dönerken, serbest piyasa ekonomisine geçen Rusya Federasyonu'nun da yarışmaya katıldığı yıl birinci olması, bu hususta bir takım başka kriterlerin göz önüne alındığı düşüncesini pekiştirmektedir.
Kadınların çalışma hayatına teşvik edilmesi: Cumhuriyet döneminde çalışan kadın, statüsü düşük bir işte çalışıyorsa başını örtme hakkına sahiptir. Statüsü olan bir işte başörtüsü ile çalışmaya engel olan şey başörtüsünün modern görüntüye uygun olmadığına inanılmasıdır. Çünkü, çalışan kadın modern kıyafetle olmalıdır. Bu açıdan Cumhuriyet döneminde kadını çalışma hayatına girmeye teşvik eden yayınlar da yer alır.
1930'lu yılların magazin dergilerinin en önemli özelliklerinden biri kadınların çalışma hayatına özendirilmeleridir. Amerikalı bir iş kadınının hayat hikayesi gayet özendirici bir üslupla anlatıldıktan sonra Teksaslı Misis Sponts'un zerafeti özelliklikle vurgulanır: "... Bundan Misis Sponts'un erkekleşmiş kaba bir kadın olduğu nisviyesine has ince zarif işlerden hoşlanmadığı, yahut böyle nazik işleri beceremediği zannedilmesin... Bütün nisvi zerafetlere, meziyetlere sahip, kadınlığın bütün manasıyla bir kadındır.64
Cumhuriyetin ilanından 1950 yılına gelinceye kadar modanın karşısındaki tek engel ekonomik güçlükler olarak belirir. Bu bakımdan iki savaş arasında yer alan bu dönemde modaya uyma konusunda zihniyet eleştirilerinden ziyade ekonomik eleştirilerin ağır bastığı görülür.65
İkinci Dünya Savaşının araya girmesi, ekonomik zorluklar, kadın kıyafeti konusunun geri plana itilmesine neden olur. Türkiye'ye yönelik dış tehditler bu tarz tartışmaların ve uygulamaların bir süreliğine durmasına neden olur. Ayrıca, savaş yılları tutumluluğun övüldüğü, israfın hor görüldüğü yıllardır.
2.2.3. Çok Partili Döneme Geçiş
Çok partili dönem Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte hem demokrasi ve hürriyetlerin yaşanmaya, hem de 2. Dünya savaşı sonrası de Sovyetler Birliği'nin tehditleri dolayısıyla Batıya yanaşmak zorunda kalan Türkiye'de Amerikan hayat tarzının etkilerinin hissedilmeye başlandığı bir dönem olmuştur.
Ancak, tek parti dönemiyle ilgili çalışmaların hemen hemen hepsinde kadınların modernleşmesi ve açılması yönündeki Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki eğilimin bu yıllarda toplumda dindarlaşma ve geleneksel kıyafetlerin artışı lehine değiştiği aktarılır. Buradaki en önemli faktör Türkiye'deki büyük çoğunluğun bu dayatmalara karşı olan tavrıydı. Türk toplumunun büyük kısmı köylerde yaşıyordu ve laiklik uygulamaları büyük şehirlerde etkili olurken, Lewis'ye göre köy ve kasabalar buna direniyordu.66
Kemalizm ve Kemalizm sonrası Türk kadınının durumunu inceleyen Caporal kadınlarla ilgili gelişmeyi şöyle ifadelendirir:
"İkinci dünya savaşı sona erer ermez, Kemalist reformlarda belli bir geriye dönüşe tanık olunmuştur. Hangi siyasal partiden olursa olsun Kemalist reformlara, her şeye karşın bağlı kalan Türk yöneticiler için bu geri dönüş, elbette Atatürk'ün yapıtıyla her türlü bağı kesme ve kopma değildi. Söz konusu olan, özellikle ağırlığı yadsınamaz bir seçmen kitlesine hoş görünmek amacıyla kimi ilkelerden cayılması, vazgeçilmesiydi. Bu politika toplumsal yaşamda kadının durumu üzerinde olumsuz etkiler meydan getirmekten geri kalmamıştır."
Caporal bu tespitten sonra çarşaf giyen kadınlara karşı daha büyük bir hoşgörü gösterildiğinden, şapkanın yerine fesin konulduğundan ve kadının çarşaf giymesinin yeniden getirilmesini isteyen sesler duyulmaya başladığından bahseder.67
Ancak, kadın kıyafeti konusunda devlet baskısı ve yönlendirmesi zayıflarken, meydana gelen hürriyet ortamından basın yayın organları da en geniş biçimde faydalanmaya başlamasıyla gazete ve dergilerin etkisi artar. Geçmişten beri kadının açılması konusunda çıkardığı yayın organlarıyla büyük çabalar harcayan Simavi gibi gazete sahipleri ve gazeteciler bu tavırlarını çok partili dönemde de, daha da artırarak sürdürmeye devam ederler.
Kadın çıplaklığının pazarlanması Türkiye'de 1948 yılında Hürriyet gazetesiyle basına girmiştir. Hürrriyet gazetesi daha ilk sayılarından itibaren, gazete sayfalarında, yarı çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya başlamıştır. Hürriyet'in kapış kapış giden ilk sayılarından birinde, birinci sayfada mayolu genç bir kadın gülümsüyordu. Gülümseyen güzelin kim olduğu belli ve önemli değildi. Zaten, yabancı bir dergiden alınmıştı. Ama vücudu tahrik ediciydi. Çıplak kadın vücuduna yabancı okura, bu resimler sunulurken gerekçesi de düşünülmüştü. Fotoğrafın altında "bu yıl lasteks mayolar moda" cümlesi yazılıydı.68
1948 yılında Marshal yardımından sonra Amerikan hayat tarzı magazin basını yoluyla yayılmaya başlar. Cumhuriyet dönemi kadın dergilerinde görülen, kadına yeni bir toplumsal rol verilmesi, onun meslek sahibi olması yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılırken, 1950'den sonra kadının meslek sahibi olarak statü kazanabileceği imajı ertelenerek, doğrudan prestij kadının bedeni ve güzelliği üzerinde odaklanır. Böylece 1950'lerin ve 1960'ların kadını "cemiyet haberleri" başlığı altında balo, çay, defilelere katılması ve şık güzel kıyafetler giymesi vesilesiyle kendine bir yer edinebilir bir duruma gelir.
Bu dönem dergilerinde artık modaya ve giyim israfına dayalı eleştirilere rastlanılmaz. Cumhuriyet döneminde "anne" kadının Amerikan artistleri gibi giyinemeyeceği yolundaki itirazlar bu dönemde kaybolur. Çünkü, önceki dönemde medenileşmenin bir vasıtası olan modern giyim, bu dönemde kendisi gaye olmuştur. Bunun sebebi, Cumhuriyet döneminin geleneksel-modern giyim çatışmasını bertaraf etmekte modernin lehine ısrarlı davranmış olmasıdır.69
1956 yılında çıkan Sanat, Estetik, Sosyete kelimelerinin ilk harflerinden ismini alan SES dergisi devrin moda-kadın anlayışı hakkında ipuçları verir. "Moda Üzerine Bir Düşünce" başlıklı yazıda modanın hakim gücü vurgulanarak, insanların bile modasının geçebileceğine değinilmektedir. İnsanın modasının geçmemesi için "hangi yaşta olursa olsun durumuna göre yenilikleri üzerinde taşımaya devam eden bir güzelliğe sahip olmalıdır. Nitekim, ileriyi gören yenilikleri günü gününe yaşayabilen insanların modası hiç geçmemektedir."
Güzelliğe sahip olmak, artık doğuştan gelen bir özellik değildir. Kozmetik ürünleri kullanmak ve gündemde olan artistlere benzemeye çalışmak, güzel olmak için yeter şart olarak sunulur. Giyinmesini öğrenmek, ancak sinemalardan, mecmualardan faydalanmasını bilmekle mümkündür. Fransız kadınların iyi giyinmesinin sebebi olarak Fransız mecmuaları gösterilir.70
Çok partili dönemde kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel düzeylerde ilişkiler, davranışlar ve tutumlar değişmeye, önceleri tabu olarak kabul edilen kavramlar yıkılmaya başlar. Haberlerde, yazılarda, fotoğraflarda cinsellik temaları artar. Aile kavramı henüz saldırıya uğramaz, ancak daha esnek bir bakış açısı okura verilir. Aile dışı cinsel ilişkiler, gayri meşru çocuklar, yasak aşklar, cinsel sapkınlıklar haberlere konu olur.71
2.2.4. 1960 ve 70'li yıllar
1960 ve 70'li yıllar dünyada önemli gelişmelerin olduğu ve bunun etkilerinin Türkiye'de çok yakından hissedildiği yıllardır. Gerek 1960 darbesinin Demokrat Parti'nin Atatürk devrimlerine yönelik bir karşı devrim olarak görülmesi ve darbeyle iktidardan indirilmesi, gerek 1968'lerde Avrupa'da meydana gelen gençlik olayları Türkiye'de basın yayın alanında gelişmeler, önemli toplumsal değişimlere neden olmuştur.
1960 darbesinden sonra çarşaf giymeyi yasaklamayı amaçlayan yerel önlemler alınmasına rağmen,72 1961 Anayasası'nı getirdiği daha rahat ortamda, gazeteler o zamana kadar basılması yasak olan çıplak kadın fotoğraflarının yanısıra sansasyonel haberlere de yer vermeye başlar. Gazetelerde Türk kadınlarının fotoğrafı yerine Avrupalı dergilerden alınan fotoğraflar kullanılmaktadır.73
Dünyada cinsel özgürlük sloganlarıyla ahlaksızlığa doludizgin yol alınan 1970'li yıllar Türkiye'de de müstehcen yayınların 'patlama' yaşadığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde gazete, dergi ve sinema filmleri açık saçıklığın yanısıra cinselliği en bayağı biçimleriyle Türk halkının gündemine sokuyordu. Mini etekler tüm dünyayla birlikte Türkiye sokaklarında da görülmeye başlanmıştır.
Caporal 1970'li yıllarda Ankara'da yapılan bir araştırmayı aktararak, üç kuşak Türk kadınını şöyle resmetmekte ve medyanın modernleşme konusundaki etkisine vurgu yapmaktadır: "Görüntüde yanyana yürüyen üç kadın vardır; kadınlardan birincisi büyük annedir ve hemen hemen tümüyle kapalıdır; ikincisi annedir, geleneksel mantosunu ve başörtüsü giyinmiştir; nihayet üçüncüsü olan kız bir blucin ya da mini etek giymektedir. Gerçekten, genç kızlar, çalışan ve orta ve yükseköğretime devam edenler, ya da daha yalın olarak, basın, radyo, televizyon ve sinema yoluyla çağdaş yaşamla, çağdaş dünya ile temasta olan genç kızlar, ana babanın ve yaşlı kimselerin klasik otoritelerine karş |