|
izden önceki nesillerden onlardan
kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek
fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise,
içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar,
suçlu-günahkarlardı. (Hud Suresi, 116)
Bediüzzaman Said Nursi, tüm hayatını; sahip olduğu maddi manevi
herşeyi Allah'ın rızasını kazanmak için adamış, bu uğurda her türlü
fedakarlığı büyük bir şevk içerisinde göze almıştır. Hayatını pek
çok insan için dayanılması çok güç şartlar altında geçirmiş, ömrünün
sonuna kadar, yaptığı çalışmalardan rahatsız olan çevreler
tarafından eziyet görmüştür. Defalarca mahkemelere çıkarılmış,
hayatının büyük bölümünü gözetim altında geçirmiştir. Ömrünün
yaklaşık 30 yılını hapis ve sürgünde geçiren Bediüzzaman, bu zor
şartlar altında 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatını
tamamlayabilmek için elinden gelen tüm çabayı göstermiş ve başarılı
olmuştur.
Bir asra yakın ömrünü baskı, zulüm, tehdit altında
sürgünlerde ve hapislerde geçirmiş, ancak bu güç şartlara rağmen
inancından, azminden ve kararlılığından asla ödün vermemiştir.
Cesareti, yaşadığı her türlü zorluğa rağmen tevekküllü ve sabırlı
hali, aklı, feraseti, basireti, şefkati ve merhameti, vicdanı,
ihlası, samimiyeti ile tüm Müslümanlar için önemli bir örnek
olmuştur. "Evet kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar
(ürkütücü, korkutucu akımlar) ve hayatı ve cihanı (dünyayı) sarsacak
hadiseler içinde hadsiz bir metanet (sınırsız bir güç, dayanıklılık)
ve i'tidal-i dem (soğukkanlılık, yüksek bir itidal) ve nihayetsiz
(sonsuz) bir fedakarlık taşımak gerektir..."1
sözleriyle ifade ettiği gibi, Bediüzzaman Said Nursi Kuran ahlakının
tebliğinde kayıtsız şartsız bir fedakarlık gösterilmesi gerektiğini
görmüş, bu sorumluluğu kendisi üstlendiği gibi talebelerine de bu
kararlılıkla hareket etmelerini öğütlemiştir.
Bediüzzaman gibi, talebeleri de ondan aldıkları eğitim ile bu
üstün ahlakı benimsemiş ve büyük bir ihlas, sadakat ve fedakarlık
içerisinde Kuran ve Risale-i Nurların tebliğini sürdürmüşlerdir.
Said Nursi ve Nur talebeleri gösterdikleri fedakarane çabalarıyla
tüm Müslümanlara örnek olmuş; birlik beraberlik içerisinde, ihlasla
ve fedakarlık ruhuyla hareket edildiğinde Allah'ın izniyle en zor
şartlar altında bile başarıya ulaşılabileceğini göstermişlerdir.
Risale-i Nurların yazılması
Bediüzzaman ve talebelerinin hayatlarına bakıldığında, birlik,
beraberlik ve fedakarlıkla her türlü zorluğun aşılabileceği sırrının
tecelli ettiği pek çok örneğe rastlanır. Bunlardan biri
Bediüzzaman'ın neredeyse imkansız denecek şartlar altında, bugün pek
çok Müslüman için birer hidayet rehberi olan Risale-i Nur
Külliyatını yazmış olmasıdır. Bediüzzaman Said Nursi, kendisine
yöneltilen tehditleri, yapılan baskı ve kısıtlamaları hiçe sayarak,
her şartta Risaleleri telif etmeye devam etmiştir. Kimi zaman
sürgünde, kimi zaman hapishane hücrelerinde, hatta savaş yıllarında,
cephede ve üç yıl esir kaldığı Rus esir kamplarında dahi samimi
tefekkürlerini kağıda dökmeye devam etmiştir. İnsanlara Kuran'ı
tebliğ etmenin şevki, Said Nursi'nin en zor koşullar altında bile bu
engelleri aşabilmesini, fedakarlıkta kararlılık gösterebilmesini
sağlamıştır. Bediüzzaman'ın bu örnek ahlakı, Büyük Sözler
adlı eserin Konferans bölümünde şöyle vurgulanmıştır:
Bediüzzaman'ın bu hali de, bütün İslam
mücahidlerine (İslam için çalışanlara, mücadele edenlere) ve umum
(tüm) Müslümanlara bir örnektir. Yani, mücadele (hizmet) ile
ubûdiyet (kulluk) ve takvayı (Allah'a yakınlığı) beraber yapıyor;
birini yapıp, diğerini ihmal etmiyor. Cebbar ve zalim din
düşmanlarının planıyla hapishanelere sevk edilip, tecrid-i
mutlakta (tamamen tecrit edilerek, tek başına hapsedilerek) ve
gayet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve
hastalıkların ızdırabları (acıları, sıkıntıları) ve titremeleri ve
ihtiyarlığın takatsızlıkları (yaşlılıktan kaynaklanan
güçsüzlükleri) içinde bulunması dahi, te'lifata (kitaplarını
yazmasına) noksanlık vermemiştir (engel olamamıştır).2
Bediüzzaman'ın Afyon'da birlikte hapishanede kaldığı
talebelerinden Hasan Akyol ise onun bu konudaki kararlılığını dile
getirmekte; kesekağıdından, boş yapraklara kadar bulduğu her imkanı
değerlendirerek yazılarını yazdığını şöyle anlatmaktadır:
O, akşamdan sabaha kadar kağıtlara, defterlere,
boş yapraklara, küçük cep defterlerine, kese kağıtlarına devamlı
yazı yazardı. Ama o yazarken biz okumuyoruz. O koğuşta tek başına
duruyordu. Yazdıklarını da burada yazıyordu. Sabah olduğu zaman
koğuşu açarlar, yazdıkları yazıları, onun kırk beş kadar
talebesine verirlerdi. Onlar da bu yazıları sabahtan akşama kadar
kendi defterlerine yazarlardı. Bir türlü bitiremezlerdi. Bazan ben
de onlarla birlik olur, onlar gibi yazılar yazardım.3
Tarihçe-i Hayat'da ise Said Nursi'nin bu konudaki
fedakarlığı şöyle anlatılmaktadır:
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri öyle müşkil
(zor) ve ağır vaziyetler (şartlar) altında Risale-i Nur
Külliyatını te'lif ediyor ki (yazıyor ki), tarihte hiçbir ilim
adamının karşılaşmadığı zorluklara maruz kalıyor. Fakat sönmeyen
bir azim, irade ve hizmet aşkına malik (sahip) olduğu için;
yılmadan, yıpranmadan, usanıp bıkmadan, bütün kuvvetini sarf
ederek emsalsiz (benzersiz) bir sabır ve tahammül ve feragat-ı
nefis (nefsinden vazgeçerek) ile, bu millet ve memleketi komünizm
ejderinden, mason afatından (masonluk saldırısından, faciasından),
dinsizlikten muhafaza edecek -eden ve etmekte olan- ve alem-i
İslamı ve beşeriyeti tenvir (insanlığı aydınlatma) ve irşadda
(doğru yola eriştirmede) büyük bir rehber olan bu harikulade
Risale-i Nur eserlerini meydana getiriyor. Yüz otuz parça olan
Risale-i Nur Külliyatı'nın te'lifi (yazılması), yirmi üç senede
hitama eriyor (sona eriyor, bitiyor). Nur Risaleleri, şiddetli
ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden (yazıldığından), her yazılan
risale, gayet şifalı bir tiryak (panzehir) ve ilaç hükmünü taşıyor
ve öyle de tesir (etki) edip pek çok kimselerin manevi
hastalıklarını tedavi ediyor.
Risale-i Nur'u okuyan her bir kimse, güya o risale kendisi için
yazılmış gibi bir halet-i ruhiye (ruh hali, psikoloji) içinde
kalarak, büyük bir iştiyak (şevk ve arzu) ve şiddetli bir ihtiyaç
hissederek mütalaa ediyor (düşünüyor, tefekkür ediyor). Nihayet
öyle eserler vücuda geliyor ki, bu asır ve gelecek asırların bütün
insanlarının imani, İslami, fikri, ruhi, kalbi, akli ihtiyaçlarına
tam cevap verecek ve kafi gelecek Kur'ani hakikatler ihsan
ediliyor...4
Talebeleri ise, Bediüzzaman'ın fedakarlıkla ilgili söylediği
sözleri şöyle aktarmaktadırlar:
Bir gün fedakarlıktan bahsederken demişti: "Benim
şimdiki talebelerim, Ruslarla harbederken benimle Şark'ta kendini
ateşe atan fedailerden daha fedakardır. Çünkü bütün ömrünü feda
etmek kolay değildir. Bir anda insan kendini ateşe atsa, şehit
olur gider. Devamlı surette sadakatla, fedakarlık ise, öyle kolay
değildir. Onun için benim bu zamandaki talebelerim Eski Said'in
talebelerinden çok fedakardırlar. Ne vakit Şark'ta bu sır inkişaf
etse (ortaya çıksa), benim hemşerilerim dine büyük hizmet ederler"
demişti.5
Bediüzzaman'ın Kuran ahlakını tebliğ konusundaki şevk, kararlılık
ve fedakarlığı Son Şahitler adlı eserde şöyle ise dile
getirmektedirler:
Kuran ve Risale-i Nur'la ilgili bir mesele
olunca, Üstad 25 yaşında bir delikanlı zindeliğinde olurdu.6
Barla'ya vardığımızda yorgunluk, hastalık
dinlemezdi. Hiçbir zaman Üstadımızı boş dururken görmedik."7
Biz Üstadımızın yanında kaldığımız uzun seneler
boş oturduğunu görmedik. Ya okur, ya tashih eder, veyahut okutur,
dinlerdi.8
Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın
sayesinde müellif (yazar, kitabı tertipleyen kimseler) olduk.
Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye
anlatabiliyorduk... Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun
merhameti, onun tevazuu, onun şecaati (yiğitlik, cesurluk) ve
kahramanlığı herşeye galip geldi.9
Bediüzzaman'ın en zor şartlar altında bile
Kuran'ı tebliğ etmeye devam etmesi
Bediüzzaman karşısına çıkarılan tüm engellere rağmen Risalelerle
gerçekleştirdiği Kuran tebliğine devam etmiş, elindeki en kısıtlı
imkanı dahi bu uğurda kullanmıştır. Sürgün, hapishane ya da esir
kampı olsun, gittiği her yerde İslam'ı anlatmaya, yazmaya devam
etmiş, yeni talebeler edinmiş, böylece risalelerin giderek daha
geniş kitlelere yayılmasını sağlamıştır.
Kafkas cephesinde gönüllü birliklerinin başında iken
İşarat'ül İcaz adlı Arapça eserini telif etmiş, savaş
sonrasında üç yıl kaldığı esir kampında ise, hayatlarını cepheden
cepheye geçerek harp meydanlarındaki çatışmalarla geçen esir
subaylar için bir ilim meclisi, imanlarını ve ihlaslarını
güçlendirecekleri bir marifet mektebi olmuştur. Rusların bir süre
sonra kefaretle Kosturma'daki Tatar mahallesinde bir camide
kalmasına izin vermeleri üzerine Bediüzzaman, iki buçuk yıl boyunca
bu camide hem imamlık yapmış hem de iman sohbetlerine devam
etmiştir. Bediüzzaman'ın ve Nur talebelerinin hayatlarını kaleme
alan Tarihçe-i Hayat'da, Bediüzzaman'ın gerek hapis ve sürgünlerde
gerekse de esir kamplarında göstermiş olduğu bu kararlı fedakarane
ve ihlaslı tavır şöyle anlatılmaktadır:
İşte Bediüzzaman, böyle harikalar harikası bir
inayete mazhar olan (yardıma, ihsana sahip olan) mübarek bir
şahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindanlar ona bir gülistan
olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İdam
sehpaları, birer va'z ve irşad (doğru yolu gösterme) kürsüsüdür.
Oradan insanlığa ulvi bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve
celadet (yiğitlik, kuvvet) dersleri verir. Hapishaneler birer
Medrese-i Yusufiyyeye inkılab eder (dönüşür). Oraya girerken, bir
profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira
oradakiler, onun feyiz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir.
Hergün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve canileri melek gibi
bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir
saadettir.10
Bu sözlerde de anlatıldığı gibi, Bediüzzaman için bir kişinin
bile imanı sevmesi çektiği sıkıntıları göze alması için yeterli
olmuştur. Nitekim onun vesile olmasıyla pek çok insan imanı sevmiş,
Kuran ahlakını benimsemiştir:
O hapishanelerden hapishanelere atıldı.
Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu.
Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı
katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman abidesinin
(imanıyla ünlenmiş, dillere destan olmuş) karşısında eridiler;
sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim selim mü'minler haline,
hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Onu diyar diyar sürdüler. Her
sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse,
etrafı saf, temiz mü'minler tarafından sarılıyordu. Kalın
hapishane duvarları, onu mü'min kardeşlerinden bir an bile
ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddi
kesafetler (engeller, duvarlar); din, aşk, iman sayesinde
letafetler (güzellikler) haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü
maddenin bu tahdid (sınırlamaları) ve tehdidleri, ruh aleminin
ummanlarında (okyanuslarında) büyük dalgalar meydana getirdi. Bu
dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı;
üniversitelerin kapılarına kadar dayandı. Yıllardır mukaddesatları
çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, imana susayanlar;
onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstadın Nur risaleleri elden
ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar,
cahil-münevver sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey
aldı, onun nuruyla nurlandı.11
Hapishanelerde ve sürgünde de zor şartlara
rağmen çalışmalarını ve tebliği sürdürmesi
Bediüzzaman kaldığı hapishanelerde çok zor şartlar altında
tutulmuş, en hasta ve en zor günlerinde bile yakacak hiçbir şeyin
olmadığı soğuk ortamlarda bırakılmıştır. Gerek sürgünde iken gerekse
hapishanede iken yirmi üç defa zehirlenmeye çalışılmış, tüm bunlar
bedeninde ağır tahribat oluşturmuştur. Azılı katil ve suçluların
arasında tutulmuş, talebeleriyle görüşmesi yasaklanarak tüm dava
arkadaşlarından tecrit edilmiştir. Ancak o böylesine zor şartlar
altında dahi kendi sorunları yerine, çevresindeki insanların dünya
ve ahiret mutluluklarını, refahlarını düşünmüştür. Çevresindeki
insanları imana davet etmeye, onlara Kuran ahlakını sevdirmek için
çaba harcamaya devam etmiştir.
Burdur, Isparta ve Barla sürgünleri
1925 yılında Burdur'da zorunlu ikamete tabi tutulan Bediüzzaman
burada yerleştiği evde ve Kasaboğlu Camii'nde çevresindeki insanlara
iman hakikatleri anlatmaya ve Kuran ahlakını anlatmaya başlamıştır.
Ancak, yapılan derslerden ve halkın etrafına toplanmasından rahatsız
olan dönemin hükümeti, Said Nursi'nin Isparta'ya gönderilmesini
emretmiştir. 1926'da Isparta'ya nakledilen Bediüzzaman, burada da
imani sohbetlerine devam etmiş ve etrafındaki insanlar giderek
çoğalmaya başlamıştır. Bu durum karşısında hükümet bu defa da
Bediüzzaman'ı, Isparta'nın daha ücra bir köyüne naklederek
insanlarla irtibatını kesmek istemiş, Eğirdir Gölü'ne yakın bir dere
içine kurulmuş olan ve ulaşımın göl üzerinden kayıkla yapıldığı
Barla'ya gönderilmesini sağlamıştır.
Isparta'nın çok eski köylerinden biri olan Barla'nın nüfusunun
çoğunluğunu yaşlılar oluşturuyordu. Gençler ekonomik nedenlerle
büyük şehirlere göç etmişlerdi. Okuma-yazma seviyesi de hayli düşük
olan Barla, hükümet tarafından tecride en uygun yer olarak
seçilmişti. Said Nursi kendisi için artık bir süreklilik kazanan bu
sürgünleri, sürgün olarak değil, vazife olarak görmüş ve her türlü
imkansızlığa rağmen tebliğine devam etmiştir. Nitekim köylüler
tarafından kendisine tahsis edilen buradaki köy odasında pek çok
yeni eser yazmış ve yine pek çok kişinin imanına vesile
olmuştur.
Eskişehir hapishanesi
Eskişehir hapishanesinde tam tecrit edilen Said Nursi, burada bir
iki istisna hariç kimseyle görüştürülmemiştir. Ancak tüm bu
sıkıntılı ve zor şartlara rağmen Risale-i Nurların telifi yine devam
etmiş, Bediüzzaman, Yirmiyedinci, Yirmisekizinci, Yirmidokuzuncu ve
Otuzuncu Lem'alar'ı burada yazmıştır.
Eskişehir hapsi sırasında oldukça zor günler geçiren
Bediüzzaman'a bu hapis sırasında uygulanan ağır muamelelerden bazı
örnekler çeşitli kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:
120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan
Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve
talebelerine çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden
Zübeyir Gündüzalp'in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor.12
Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı.
Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız
bunlarla konuşursanız' diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta
kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.13
Denizli hapishanesi dönemi
Denizli hapsi de Eskişehir gibi yine tecrit altında başlamış,
ancak çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve
yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına
devam etmiştir. Ayrıca cezaevindeki Nur Talebeleri sayesinde
Risale-i Nur'la tanışan mahkumlar bambaşka birer insan olmuş,
ibadetlerini yerine getirmeye başlamış; böylece hapishaneler birer
tebliğ ve ilim meclisine dönüşmüştür.
Kastamonu'daki sürgün dönemi
Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya
gönderilen Bediüzzaman sürgünün ilk bir ayında polis karakolunun üst
katında oturmak zorunda bırakılmış, daha sonra ise yine karakolun
tam karşısında ve birkaç metre uzaklıkta bulunan bir eve
yerleştirilmiştir. Evinin karakola bakan pencerelerini perdeyle
kapatmasına dahi müsaade edilmeyen, tümüyle hukuk dışı ağır baskılar
altında kalan Said Nursi, burada da Risale-i Nurlar'ın telifine ara
vermemiştir.
Kastamonu'da da Bediüzzaman'ın etrafını yeni talebeleri almaya
başlamıştır. Ancak, kendisini ziyarete gelenler karakola çekilip
sorgulanmış, görüşmeleri engellenmiş, zulüm ve eziyete tabi
tutulmuşlardır. Bütün bunlara rağmen insanlar Risaleleri okumaya
yazmaya devam etmiş, iman hakikatlerini başkalarına da anlatmayı
sürdürmüşlerdir.
Afyon Emirdağ'daki sürgün dönemi
Kastamonu'dan sonra Emirdağ'a getirilen Bediüzzaman, bu sefer de
hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilmiştir. Camiye
gitmesine bile izin verilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi
tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman için Denizli hapishanesindeki
ağır koşullardan bile çok daha zorlu bir dönem olmuştur.
Ziyaretçilerle görüşmesi yasaklanan Bediüzzaman, Emirdağ'da üç kere
de zehirlenme tehlikesi atlatmıştır. Hukuki yollardan Bediüzzaman'ı
engelleyemediklerini gören muhalifleri, onu zehirleyerek ortadan
kaldırmak istemişlerdir. Defalarca zehirlendiği halde Allah'ın
yardımıyla mutlak ölümden her defasında kurtulan Bediüzzaman, tüm bu
teşebbüsler nedeniyle büyük zorluklar yaşamıştır.
Afyon hapishanesi
1948'in başlarında Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve
işyerlerinden alınarak Afyon il merkezine götürülmüş, bir hafta
kadar bekletilerek sorgulamaları yapılmış ve ardından da cezaevine
sevk edilmişlerdir. Bir yandan mahkeme devam ederken bir yandan da
Afyon cezaevinde tutuklu bulunan Bediüzzaman ve talebelerine yapılan
baskılar giderek artmıştır. Bu dönemde artık hasta ve yetmiş yaşında
olan Said Nursi, 60 kişilik büyük bir koğuşta tek başına bırakılmış,
soğuk kış gecelerinde odanın kırık penceresi buz tutmasına rağmen
başka bir yere nakledilmemiş ve tüm bunlara ek olarak birkaç defa da
burada zehirlenmiştir. Cezaevi tabibi, salgın hastalıktan korumak
için aşılama bahanesiyle damarına en kuvvetli zehirlerden şırınga
etmiştir. Zehirin etkisiyle ateşler içinde ciddi rahatsızlıklar
yaşayan Bediüzzaman, yalnız ve soğuk koğuşunda kimseyle
görüştürülmemiş, hapishanedeki talebelerinin kendisini ziyaret
etmesine bile müsaade edilmemiştir. Ancak, Nur Talebeleri burada da
hapishaneyi medreseye dönüştürmeyi başarmış, mahkumlara Kur'an-ı
Kerim ve Risale-i Nur dersleri vererek onlardan birçoğunun imanına
vesile olmuşlardır. Bediüzzaman ise içerisinde bulunduğu bütün bu
ağır ve zor şartlara rağmen yazmaya devam etmiş, Ondördüncü ve
Onbeşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini
tamamlamıştır.
Said Nursi hapishane günlerini, bu dönemlerde kendisine kasıtlı
olarak yapılan zulüm ve eziyetleri, haksız uygulamaları şöyle
anlatmaktadır:
Pek adi bahanelerle zemherinin en
şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek (tutuklayarak) büyük
ve gayet soğuk iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutak içinde
(tamamen tek başına bırakarak) hapsettiler. Ben küçük odamda günde
kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, zafiyet ve
hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi bu vaziyette hem soğuktan
bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken
inayet-i İlahiye (Allah'ın yardımı) ile bir hakikat kalbimde
inkişaf etti (oluştu). Manen: 'Sen hapse, Medrese-i Yusufiye namı
vermişsin (sen hapse Yusuf medresesi demişsin). Hem Denizli'de
sıkıntımızdan bin derece ziyade, hem ferah, hem manevi kar, hem
oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde
Nurların fütuhatı (başarıları, zaferleri) gibi neticeler, size
şekva (şikayet) yerinde binler şükrettirdi. Hem bir saat hapsinizi
ve sıkıntınızı on saat ibadet hükmüne getirdi; o fani saatleri
bakileştirdi. İnşaAllah bu üçüncü Medrese-i Yusufiyedeki
musibetzedelerin (zulme uğrayanların) Nurlardan istifadeleri ve
teselli bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını
hararetlendirip sevinçlere çevirecek. 14
Güya büyük bir suç işlemişim diye benim
pencerelerimi mıhladılar (çivilediler). Ve duman beni sıkıyordu, bir
pencereyi bırakmadım ki mıhlansın. Şimdi onu da mıhladılar. Hem
hapis usûlü tecrid onbeş gün kadar olduğu halde, beni üç buçuk ay
tecrid-i mutlakta (tamamen tek başıma bırakarak) hiçbir arkadaşımla
temas ettirmediler. Hem üç aydan beri benim aleyhimde kırk sahifelik
bir iddianame yazılıp bana gösterildi. Yeni hurufu (harfleri)
bilmediğimden, hem rahatsız ve hattım çok noksan (yazım çok eksik)
olmasından çok rica ettim ki, "Bana biri iddianameyi okuyacak ve
dilimi bilen talebelerimden benim itiraznamemi yazacak iki adama
izin veriniz" dedim; izin vermediler. Dediler, "Avukat gelsin,
okusun." Sonra onu da bırakmadılar. Yalnız bir kardeşe dediler ki:
"Eski hurufa (harflere) çevir, ona ver." Halbuki o kırk sahifeyi
yazmak altı-yedi günde ancak olur. Bir saatte bana okumak işini,
altı-yedi güne kadar uzatmak, ta benimle kimse temas etmesin fikri
ise, pek dehşetli bir istibdad (baskı) ile benim bütün hukuk-u
müdafaamı iskat etmektir (bütün hukuki savunmamı hükümsüz
kılmaktır). Dünyada, yüz cinayeti bulunan ve asılacak bir adam dahi
böyle muamele göremez.15
Ancak Bediüzzaman yaşadığı bu zorlukları hiçbir zaman için
sıkıntı olarak görmemiş, bu bakış açısını pek çok defa yazılarında
da dile getirmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Madem biz kadere teslim olduk, bu sıkıntıları
(hayru'l-umuri ahmezüha) (işlerin en hayırlısı en sağlamıdır)
sırrıyla sevap kazanmak cihetiyle manevi bir nimet biliyoruz.
Madem geçici dünyevi musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve
hayırlı oluyor. Madem hakkalyakin derecesinde (imanın en yüksek
derecesinde) yakini bir kanaatimiz var ki, biz öyle bir hakikata
hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi
güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz, bu sıkıntılı
haller ile müftehirane (iftihar eden), müteşekkirane (teşekkür
eden) bir mücahede-i maneviye (manevi mücadele) yapıyoruz, diye
şekva (şikayet) etmemek lazımdır.16
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgam (kendini
beğenmiş) bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını
kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen
küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey
bilmiyorum. Bütün ömrüm harb meydanlarında, esaret zindanlarında,
yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti.
Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harblerde, bir
cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket
sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan
(diğer kişilerle görüşmekten, onlara karışmaktan) menedildim.
Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım...
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve
şehamet-i İslamiye (akıl, zeka ile birlikte olan İslami yiğitlik)
beni bu halde bulunmaktan şiddetle meneder. Böyle bir vaziyete
düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar
(zalim, gaddar), en hunhar (zalim) bir düşman kumandanı olsa
tezellül etmem (kendimi alçaltmam, buna katlanmam). Zulmünü,
hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam
sehpasına götürür. hiç ehemmiyeti yoktur. -Nitekim öyle oldu.-
Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın
kalbi, vicdanı zulümkarlığa dayanabilseydi Said bugün asılmış ve
masumlar zümresine iltihak etmiş (katılmış) olacaktı. İşte benim
bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle (zorlukla), felaket ve
musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda
nefsimi, dünyamı feda ettim. Helal olsun. Onlara beddua bile
etmiyorum. Çünki, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç
yüzbin, yahut birkaç milyon kişinin -adedini de bilmiyorum ya,
öyle diyorlar. Afyon Savcısı beşyüz bin demişti. Belki daha
ziyade- imanını kurtarmağa vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi
kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere
tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah'a
bin kere hamdolsun.17
Bediüzzaman'ın tüm bu zamanlar içerisinde yaşadığı zorlukları ve
bunlar karşısındaki metanetli ve fedakar tavrını talebeleri şöyle
dile getirmektedirler:
Kış mevsimi. Her taraf donmuş Afyon'un çevreyle
irtibatı kesilmiş demiryolu kapanmıştı. 15-20 gün şehre yiyecek,
yakacak gelmemiş, sular akmıyordu. Hz. Üstadın pencereleri kırık
dökük, döşeme tahtaları aralıklı, ısınmak mümkün değil. O gün Hz.
Üstadı önünde bir gaz tenekesi, içinde bir miktar mangal kömürü,
bir çaydanlık, çift battaniye altında iki kat olmuş halde
gördüm.18
Biz Üstad Hazretleri ile çoğu zaman görüşsek de,
diğer talebeleri gibi çoğu hallerine muttali olmamız (bilmemiz)
mümkün değildi. Şiddetli soğuklarda sobasız odada bulundurmak,
öldürücü zehirler vermek gibi durumlara zaman zaman vakıf olurduk.
Üstadı ızdırap içinde gördüm. Kim bilir, hangi eza ve cefanın
hemen peşi sıra idi. Acip bir gün ve acip bir kış.19
Diğer taraftan da, yaşlı ve hasta Bediüzzaman'a
her türlü merhametsizce muamele layık görülüyor, hava almak için
pencere kenarına bile yaklaştırmıyorlardı. Hapishanenin suyu alt
katta olduğu için çoğu zaman Üstadı susuz bırakıyorlardı. Bütün bu
muamelelere karşı, Üstad sabırla mukabele ediyor, beddua dahi
etmiyordu.20
Zaman zaman hapishaneye gider, Üstadı ziyarette
bulunurdum. Bir sefer ki, ziyaretimde harareti 40 dereceye kadar
çıkmıştı. Böylesi bir halde bile, yine telif (yazma), tashih
işiyle meşguldu. Talebeleri yanında idi. Zaten kendileri de çok
hastalık çekmişti.21
Muazzez Üstadımız hakikaten çok zahmet çekti,
zahmette rahmeti görüyordu. Herşeyden mahrumdu. Abdeshanesi
(Abdest alma yeri) elli metre mesafede, üstü açık, elektriği
yoktu. Kış kıyamet, evde bazen odunu dahi bulunmazdı. Barla'da
kışın herşeyden mahrumdu. Yanında yalnız bir yumurta bulunur,
ekmeğini mahallelerde yaparlar, fakat buna rağmen Üstad gayet
memnundu.22
Hocanın yemeğini ben veriyordum." "Bunun odasına
kitap, kalem, kağıt ve ziyaretçi sokmayacaksın" dediler. "Olur"
dedim. Kendisine götürdüğüm ekmekleri belki yetmiş parçaya
bölüyor, birazını kendine alıyor, geri kalanını da "İbrahim
kardeşim bunları talebelerime götür" diyordu. Bazen bu duruma çok
hayret ediyordum.23
Nur talebelerinin zorluklara fedakarlıkla karşı
koymaları
Bediüzzaman gibi, talebeleri de aynı amaç uğrunda pek çok
sıkıntıyla karşılaşmış, ancak bu zorluklar karşısında daha da
fedakarane bir çaba içerisine girerek Kuran ahlakının tebliğine
devam etmişlerdir. Sözler adlı eserde anlatıldığı gibi Nur
talebeleri, bu tebliğlerinin herhangi bir şekilde engellenmesi
ihtimaline karşı Üstad'ın risalelerini ezberlemişlerdir. Bediüzzaman
ile birlikte onlar da hapishanelere götürülmüş, orada da
bulundukları süre içerisinde de yine ihlasla Risaleleri elleriyle
yazarak çoğaltmaya ve dağıtmaya devam etmişlerdir:
Eğer gizlice bir imkan bulurlarsa, onlar yine
Risale-i Nur ile meşguldürler. Hatta "Belki hapse atılırım, Nur
Risalelerimi vermezler, çalışmaktan mahrum kalırım." diye bazı
Nurları ezberleyen talebeler de olmuştur. Muhlis bir Nur talebesi,
hapishaneden çıkarıldığı vakit; gûya o kırbaçlı, falakalı, türlü
türlü işkenceli hapishane, ona bir kuvvet, bir enerji kaynağı olmuş,
sadakat ve teyakkuzla (dikkat ve uyanıklıkla) Nur hizmetinde
koşturmak için bir kırbaç tesiri yapmış gibi, Üstadına daha ziyade
yakınlaşır ve eskisinden daha fazla Nurlara çalışır, neşriyat
yapar.24
Yaşadıkları zorluklar bu kimselerin imanlarını, şevklerini, azim
ve fedakarlıklarını daha da artırmıştır. Bu ihlaslı bakış açıları
talebeleri tarafından şöyle tasvir edilmiştir:
... Kahraman Emirdağ Nur talebeleri, Üstadımıza
karşı çok sadıktılar. Üstadları için canlarını verirlerdi. O kadar
baskı, tehdit, zulüm ve tasarrut (kötülük) onları hiç yıldırmadığı
gibi bilakis daha çok kahramanlık yaparlardı. Öyle zaman oldu ki,
üç kardeşin üçünü de oğulları ile beraber hapsettiler. Günlerce,
aylarca dükkanları kapalı kaldı, iflas ettirinceye kadar
çalıştılar, ama yine derslerin mahiyetini tam anlamaya vesile
oldu. Değil malları ve servetleri, onlar, Üstad ve Risale-i Nur
için canlarını veriyorlardı. Servetlerini kaybetmiş, iflas etmiş,
bunları düşünmüyorlardı bile.25
Risale-i Nur talebeleri de, Bediüzzaman'ın ahlakını benimsemiş,
yaşadıkları sıkıntılara tevekkül ve güzel bir sabır ile karşılık
vermişlerdir:
Risale-i Nur'un tahkiki iman dersleriyle iman
mertebelerinde terakki (ilerleme) ve teali (yücelme) edip kuvvetli
imanı elde eden Nur Talebeleri için öyle taarruzlar (saldırılar),
bir cihetten bir imtihandır ve kömürle elması tefrik eden (ayıran)
bir mihenktir (ölçü aletidir). Nur Talebeleri için Allah'a iman,
Peygambere ittiba (tabiyet) ve Kur'an-ı Kerim'le amelden dolayı
hapisler bir Medrese-i Yûsufiye'dir. Zulüm ve işkenceler, birer
kamçı, birer perçindir. Kader-i İlahi bize o hücumlarla işaret
veriyor ki: "Haydi durma çalış!" Kur'an ve iman hizmeti uğrunda
mahkemelerde konuşmak, Nur Talebelerince bir dostu ile sohbet
etmektir. Karakollara götürülüp, getirilmek, çarşı pazara gidip
gelmekten farksızdır... Beşerin zulmen mahkûm etmesi ise,
hakikatte Hakk'ın beraat vereceğine bir delildir. Bütün öyle
işkence ve zulümler, Nur Talebeleri için birer şeref madalyasıdır.
Ne mutlu ki, otuz seneden beri Nur Talebeleri ağabeylerimiz bu
nimetlere mazhar olmuşlar... 26
Bediüzzaman bir sözünde talebelerinin bu ihlaslı ve fedakar
ahlaklarını anlatmakta ve onlara, karşılarına çıkan her olaydan razı
olmalarını şöyle hatırlatmaktadır:
Ben maddi ve manevi herşeyimi feda ettim, her
musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-ı
imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının
(Risale-i Nur İlim Okulu'nun) yüzbinlerce, belki de milyonlarca
talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede (iman
hizmetinde) onlar devam edeceklerdir ve benim maddi ve manevi
herşeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız
Allah rızası için çalışacaklardır. İnşaAllah. Benimle beraber çok
talebelerim de türlü türlü musibetlere, eza ve cefalara maruz
kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün
haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını
helal etmelerini isterim. Çünki onlar bilmeyerek, kader-i
İlahi'nin (Allah'ın belirlediği kaderin) sırlarına, derin
tecellilerine akıl erdiremeyerek bizim davamıza, hakikat-ı
imaniyenin inkişafına (ortaya çıkmasına, yayılmasına) hizmet
ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden
ibarettir.27

1- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf.
188 http://www.saidnursi.com/turkce/tarihce/kastamonub.html 2- Büyük Sözler, sf. 805
http://www.nursi.biz/turkce/sozler/konferans.htm 3- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said
Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
İstanbul 1993, cilt 2, sf.288 4- Tarihçe-i Hayat - Barla Hayatı - sf. 2144 5- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said
Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
İstanbul 1993, cilt 2, sf.170 6- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said
Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
İstanbul 1993, cilt 2, sf.419 7- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said
Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
İstanbul 1994, cilt 3, sf.54 8- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said
Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
İstanbul 1994, cilt 3, sf.73 9- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said
Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
İstanbul 1994, cilt 3, sf.104 10- Büyük Tarihçe-i Hayat, sf. 8 11- Büyük Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı sf. 608
(sf. 2207) 12- Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla
Bediüzzaman Said Nursi, Kronolojik Hayatı, Nesil Matbaacılık A.Ş.,
13. baskı, sf. 315 13- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1993, cilt 2, sf.21 14- Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Said
Nursi, Kronolojik Hayatı, Nesil Matbaacılık A.Ş., 13. baskı, sf. 373
Lem'alar / Yirmi Altıncı Lem'a - sf. 721-722 Lem'alar, sf. 247 15- Şualar, On dördüncü Şua, sf. 368 16- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1994, cilt 3, sf.93-94 17- Büyük Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, sf.604 18- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi Anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1993, cilt 2, sf.196 19- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1993, cilt 2, sf.313 20- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1993, cilt 2, sf.318 21- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1993, cilt 2, sf.328 22- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1994, cilt 3, sf.110 23- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1993, cilt 2, sf.336 24- Büyük Sözler, sf. 816 25- Necmettin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman
Said Nursi'yi anlatıyor, Yeni Asya Yayınları, Nesil Matbaacılık
A.Ş., İstanbul 1994, cilt 3, sf.108 26- Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, sf. 2226 27- Emirdağ Lahikası, sf. 455 (Emirdağ Lâhikası (2)
- Mektup No: 70 -s.1843)
http://www.bediuzzaman.net/_eklerTR/2275-14/1843.html
|